15 Mayıs 2022 Pazar

Nietzsche ile Wagner'in Kopuşu

             

1-         Wagner, Elizabeth’e:

“Ağabeyin kırmızı kitabı büyük piyanonun üstüne bıraktı, salona ne zaman gelsem o kırmızı nesneyi doğrudan gözümün önünde buluyordum – resmen köpürüyordum, kırmızı görmüş boğa gibi oluyordum. Nietzsche’nin o kitap aracılığıyla örtük olarak bana, ‘Bir bak sadece! İşte iyi iş yapmış olan başka biri’ dediğini pekala anlayabiliyordum. Neticede o akşam hiddetleniverdim, neredeyse kendimi kaybedecektim!

-       Peki kardeşim ne dedi?

+  Hiçbir şey demedi, sadece kızardı ve bana şaşkınlıkla karışık sakin bir mağrurlukla baktı. Nietzsche’ninki gibi bir duruş için yüz bin markı feda ederdim – daima seçkin, daima mağrur!”

 

2-    Nietzsche, kimseye bu olaydan bahsetmez. Elizabeth, abisine olayı niye kendisi dahil hiç kimseye anlatmadığını sorar. Nietzsche: “Lizzie, o olayda Wagner pek yüce değildi” diye cevaplar.

 

3-    Wagner, arkadaşı Hans von Wolzogen’e olayı şöyle anlatır:

“Nietzsche bu müzik hakkında doğru bir görüş edinmem için onu tanımam gerektiğini söyledi. Kabul etmedim ama üzerime gelmeye devam etti. En sonunda ona çok öfkelendim (kızınca nasıl olduğumu bilirsin – zavallı Cosima benden çok çekmiştir). Kabalaştım – Tanrım, kesinlikle öyle yaptım! – Nietzsche fırladığı gibi kapıdan çıkıp gitti. Evet, ben böyleyim işte- bir daha hiç dönmedi! Şimdi de… Nietzsche’mi kaybetmeme vesile olan Brahms’ı sevmem bekleniyor!  

16 Nisan 2022 Cumartesi

Parerga ve Paralipomena (s.380- 5)

 Hayat bilgeliğinin bir diğer önemli noktası, şimdiki zaman ve gelecek ilişkisini doğru kurgulamaktan geçer. Zira aksi takdirde bunlardan biri, diğerinin mahvolmasına neden olabilir. Vurdumduymaz kişiler, olması gerekenden daha fazla şimdiki zamanı yaşar. Korkak ve ürkek olanlar ise çok fazla gelecekte yaşar. Hatta bir insanın doğru ölçüyü tutturduğunu görmek daha ziyade istisnai bir durumdur. Ümitleriyle sadece gelecekte yaşayan ve sürekli olarak sadece önüne bakanlar, sabırsızca bekledikleri olayın gerçekleşmesini bekleyenler ve bunun onlara mutluluk getireceğini varsayanlar, şimdiki zamanın tadını çıkarmadan ve hazzına varmadan akıp gitmesine müsaade eder. Bu türden insanlar bütün o bilmiş hallerine rağmen İtalyan eşeğine benzer. Çünkü İtalya'da eşekleri harekete geçirmek için kafalarının önlerine bir tutam saman asarlar ve eşek bu samana ulaşmak için hiç durmadan ilerler. Çünkü bunlar ölene kadar sadece iki arada bir derede yaşadıkları için gerçekte varlıklarıyla kendilerini aldatırlar. Gelecek için yapılan planlarla meşgul olmak veya geçmişi değerlendirmek bir yana sadece şimdiki zamanın reel ve hakiki olduğunu hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Üstelik gelecek belki de her zaman, bizim onu kurguladığımızdan farklı şekillenir. Hatta geçmiş bile bizim düşündüğümüzden farklıdır. Sonuçta her ikisi bize daima farklı yansır. Zira uzakta duran cisimler küçük görünür, ama bu cisimler bunun yerine zihnin içerisinde büyür. Sadece şimdiki zaman hakiki ve doğrudur. Bu reel anlamda dolu olan tek zamandır ve bizim varlığımız, yalnızca bu zamanda bulunur. Bu yüzden yaşadığımız zamanın kıymetini daha iyi bilmeliyiz ve içinde bulunduğumuz anı idrak etmeliyiz. Doğrudan anın hazzına varmalı ve bu anı daima neşeyle karşılamalıyız. Ayrıca bu anın güzelliğini, geçmiş ve gelecek düşünceleriyle karatmamamız ve anın hazzına vararak yaşamamız esastır. Aksi durumda zaten herkesin kabul edeceği üzere ziyadesiyle budalaca davranmış oluruz. Hayatın güzel bir anını, geçmişte yaşananlar veya gelecek endişesiyle mahvetmek, gerçekte o anı hiç yaşamamaktır. Ayrıca gelecek kaygısına ve geçmişin üzüntülerine bir zaman dilimi ayrılmıştır ve işte bu zaman diliminde gelecek planları yapılmalı ve geçmişin muhasebesine gidilmelidir. Fakat buna karşın şimdiki zamanı, olabildiğince değerlendirmek durumundayız. Seneca her bir günü münferit bir yaşam kabul etmelidir, der. Çünkü sadece şimdiki zaman reel olduğu için bunu olabildiğince keyifli hale getirmek ve o anı yaşmak gerekir. Gelecekte bizi rahatsız etmesi beklenen fenalıkların, o anın huzurunu kaçırması için ancak kesin olarak gerçekleşecekleri biliniyor olmalı ve ayrıca bunların ne zaman gerçekleşecekleri tespit edilmelidir. Ama kanaatimce insanın başına gelebilecek fenalıkların çok azı, bu şekilde tespit edilebilir ve bu yüzden en iyimser yorumla, muhtemel olarak değerlendirilmeleri gerekir. Her durumda eğer bu varsayım sürekli düşünülürse o zaman insanın bütün huzuru kaçar ve her dakikası diken üstünde geçer. Öyleyse huzurumuzun belirsiz birtakım fenalıklar tarafından kaçırılmasını istemiyorsak bu fenalıkların bize hiçbir zaman uğramayacaklarını veya en azından kısa bir zaman içerisinde uğramayacaklarını düşünmeliyiz. Fakat diğer yandan korkular ne kadar azalırsa istekler, arzular ve talepler o oranda artar. Goethe'nin sevilen şarkısı olan ben hayatımı hiçbir şey üzerine kurdum, esasında insanın sadece tüm isteklerinden kurtulduğu ve çıplak varlığına geri döndüğü anda insani mutluluğu oluşturan manevi huzura kavuşabileceğini anlatır. Goethe'ye göre hayat ancak bunun ardından dayanılır bir hale gelir. İşte tam bu yüzden bugünü sadece bir kez yaşayabileceğimizi ve bu günün bir daha asla geri gelmeyeceğini kavramamız gerekir. Eğer yarın yine geri geleceğini düşünürsek yanlış düşünürüz, zira yarın başka bir gün gelecektir. Üstelik yarın gelecek olan gün bile sadece bir kez gelecektir. Bu noktada her gelen yeni günün, hayatın asla yerine konulamaz bir parçası olduğunu ve parçaların bütünde bir araya geldiğini asla unutmamalıyız. Aynı şekilde şimdiki zamanın değerini hastalandığımızda veya sıkıntıya düştüğümüzde, yaşadığımız rahatsızlıkları ve acıları anımsayarak daha iyi tayin edebilir ve bunun neticesinde o günün hazzını daha bilinçli bir şekilde almaya çalışırız. Ama çoğu zaman bu güzel günlerimizi, ne olup bittiğini bile anlamadan heba ediyoruz ve ancak kötü günler geldiğinde yaşadığımız o güzel günlerin kıymetini anlayabiliyoruz. Yüzlerce günü ve binlerce saati, asık suratlı bir şekilde karşılıyor ve uğurluyoruz. Kötü günler geldiğinde ise hazzına varamadığımız bu günlerimizin ardından ağlıyoruz. Hatta fazla sıkıntıyla karşılaşmadığımız şimdiki zamanın yani içerisinde yaşadığımız zaman diliminin, arkadan iterek ve bir nevi süratlendirerek bir an önce gitmesini ve bitmesini sağlamak için didiniyoruz. Acelemiz varmış gibi içinde yaşadığımız şu anın, hemen geçmiş zaman olması için elimizden geleni yapıyoruz. Çünkü şimdiki zamanın, geçmiş zaman olduğunda sonsuzluğun ışığı altında hafızamıza kazınacağını biliyoruz. İşte bu hafıza, tüm bu anılarımızı bizim için saklar ve beklediğimiz o kötü gün geldiğinde sonsuzluğun perdesini aralayarak bizim içsel hasretimizin nesnelliği olmasını sağlar. 

11 Ekim 2021 Pazartesi

Sophie Tucker - Some Of These Days (Sartre - Bulantı)

 Plak başladı

"some of these days you'll miss me honey!" Gerçekleşen şey şu: bulantı ortadan kayboldu. kadın, sessizlik içinde şarkıya başlayınca, gövdemin katılaştığını, bulantının ortadan kaybolduğunu duydum. "and when you leave me" güçsüz bir gece dışarıda sürtüp duruken şarkı söyleyen zenci bir kadını dinliyordum. plak durdu.

30 Eylül 2021 Perşembe

Bıyık

 Tan kızıllığı 4. kitap. 381. aforizma. 


Kendi "Ayrıntılarını" Tanımak. — Genellikle bizi ilk kez gören yabancıların gözünde kendi kendimizi gördüğümüzden değişik olduğumuzu çok kolay unuturuz: izlenimi belirleyen, normal olarak göze çarpan bir ayrıntıdan başka bir şey değildir. Böylece en uysal ve ılımlı insan, sadece büyük bir bıyığı varsa, sanki onun gölgesindeymiş gibi oturup rahat edebilir. normal gözler onda büyük bir bıyığın aksesuarını görür, yani, askeri, kolayca öfkelenen, duruma göre şiddete başvuran bir karakter görür. . ve onun karşısında buna göre davranır. 

2 Haziran 2021 Çarşamba

Sosyal Duruş

Bir şeyin en iyisini kim yapabilir sorusuna vereceğim veya vermem gereken cevap ‘ben’ olmalıdır. Bu, bizim hayata karşı duruşumuzdur en azından. Duruştan, bir çözüm olarak bahsediyorsak eğer ve bu çözümün de lirik olduğundan son derece eminsek duruşu hayatta bir şiar edinmemek için hiçbir sebebimiz olmaz. Bu halde, biz duruşu son derece olumlamış ve duruşa inanmış oluyoruz. Bu noktada kendi sorunlarımız üzerinde, evet, her biri üzerinde tek tek belirli duruşlar geliştirmemiz son derece mantıklı ve aynı zamanda gereklidir. Lirik yaşamın destekleyicisidir duruş çünkü ve biz lirik yaşamayı dünyada en büyük hedef olarak görüyoruz. Bu halde hem lirik olan hem de sosyal olan bir duruş yaratmamız gerekmektedir. Biz sosyalliği her zaman bir duruş eksikliği olarak değerlendirmiştik bundan önce, bunun altında elbette kendi fikirlerine olan inancın sönmüş olması ve buna benzeyen önemli durumlar da yatıyordu ama en nihayetinde ortada olan şey, sosyalliğin duruşumuzu bozduğu inancıydı. Bu yazımızda ise sosyal bir duruş inşa ederek, sosyalliğin duruşumuzu bozmasını imkansız hale getireceğiz ve böylece sosyalleşmek konusundaki tüm sıkıntılarımızı da ortadan kaldıracağız. İşte başlıyoruz, öncelikle sosyal olmanın son derece zevkli olduğunu belirtelim, sosyallik bir tür içkidir insan için ve sosyalliğe de ancak içkiye karşı olduğumuz kadar karşı çıkabiliriz. İçki kullanmanın kötü sonuçları olabileceği gibi harika sonuçları da olabilir insan için, aynı şekilde sosyalliğin de insan için iyi veya kötü sonuçları olabilir ve tüm bu sonuçların temel noktası, bunları uygularken bir duruşumuzun olup olmamasıdır. Örneğin içki kullanımı konusunda bir duruşa sahip olmak, içkinin rezalet içeren tüm sonuçlarını ortadan kaldırır, bu durumu başka insanlar maalesef ‘içki adabı’ veya ‘kiminle içtiğini bileceksin’ gibi laflarla aslında kullanıyorlar, ancak tüm bu ‘içki adabı’ muhabbetlerinin hepsini tek kelimeyle anlatmamız mümkündür, bu kelime de duruştur. Şimdi aynı şekilde sosyallik için de bir duruş inşa ettiğimiz zaman, sosyalliğin adabı üzerine de bir değil binlerce kalıbı, hiç zorlanmadan ve aptal gibi binlerce cümleyi ezberlemeden, hatta cümleye bile ihtiyacımız kalmadan tek bir kelime ile öğrenmiş ve benimsemiş olacağız. İşte başlıyoruz. Öncelikle sosyal bir insan olmanın eğlenceli olduğunu biliyoruz, birisiyle konuşmak ve espri yapmak elbette ki suratsız bir şekilde durmaktan daha eğlencelidir. Bunun doğruluğunu, ne kadar aksini iddia etsek bile kendimizi her zaman güldüğümüz durumların içinde olma isteğimizden çıkartabiliriz. Etrafta eğlenceli bir sohbet duyduğumuzda istemsiz olarak dikkatimiz oraya doğru çevrilir. Ancak bir sohbet eğlenceli olmasa bile ortada bir sohbetin veya konuşmanın olması bile, o konuşmayı dinlememize sebep olur. İşte bu noktada türümüzde böyle bir gerçeğin olduğunu kabul etmek durumunda kalırız. Bir insan karşımıza geçip konuşmaya başladığı zaman, onu dinleriz, dinlemek istemesek bile onun söylediklerini anlarız ve bunları o anda düşünürüz, çünkü konuşmak direkt olarak akıldan ortaya çıkmış sözcüklerle oluşmuştur. Bu sebeple, dünyada kurulmuş en aptalca cümle bile bir düşünmenin ürünüdür. Yani asla, sözcükleri düşünceden bağımsız olarak düşünemeyiz.

Bunun altında, konuşmanın, bizim türümüze özgü olduğu gerçeğinin yattığını düşünüyorum. Bizim türümüzün, diğer türlerden ayırt edilmesini sağlayan şey, konuşmaktır. Bizim türümüz dışında hiçbir türde bu görülmez. İşte bu sebeple konuşmak, türümüzün ayırt edici özelliğidir ve türün ayırt edici özellikleri, o tür için öne çıkmıştır ve değerlidir. Bu yüzden, dünyanın en aptalca düşüncelerinden oluşan bir konuşmayı bile dinleyen ve etkileyici bulan insanlar her zaman çıkacaktır çünkü konuşmanın dinlenilmesini sağlayan tek şey içindeki deha değil, sadece ve sadece konuşmanın kendisidir. Konuşmak, türün ayırt edici özelliği olduğu için, içeriğinden bağımsız olarak tüm insanlar için dinlenilmeye değer olarak algılanır. Bunu, harika yeleleri ile tanınan aslanlarda görebiliriz, en güzel yeleye sahip olan aslan elbette ki en çok değer gören olacaktır ancak en çirkin yeleye sahip olan bir kedinin bile yelesi dikkat çekicidir. Ancak, yelesi olmayan bir aslanın, aslanlar arasında nasıl hor görüleceğini tahmin edebiliriz, yelesi olmadığı için aslan olduğundan bile şüpheye düşülebilir. İşte bu sebeple de insanın konuşması değerlidir, bunu Platon’un şu sözlerinden çıkarabiliriz: “İnsan, düşünebilen hayvandır.” İşte bu cümle ile türümüzün ayırt edici özelliği olan düşünmenin değerini görürüz. Günlük hayatımızda, düşünmenin bir dış görünüşe yani bir yeleye dönüşmesi için en etkili yöntem de konuşmaktır. İşte bu sebeple söyledikleri ne kadar aptalca olursa olsun konuşan bir insan, çirkin bir yelesi olan bir aslan gibidir, belki yelesi çirkindir ancak ne kadar kötü bir yeleye sahip olsa bile o bir aslandır. İşte konuşan kişiyi değerli yapan durum da tam olarak budur.

Şimdi sosyalliğin temel elementi olan konuşmaya da verilmesi gereken değeri verdikten sonra sosyallik duruşunu oturtmaya başlayabiliriz. Yukarıda bahsettiğim realiteden çıkarabileceğimiz en temel sonuç şudur: “Kötü konuşan bir insan bile hiç konuşmayan insandan kat be kat değerli olarak görülür.” Sosyalleşmek için yapmamız gereken ilk şey de dolayısıyla ne kadar aptalca olsa bile konuşmaktır. Elbette iyi konuşmak her zaman daha iyidir ancak hiç konuşmamak yerine aptalca da olsa bir şeyler söylemek gereklidir. Etraftaki insanların bizim aptal olduğumuzu düşünmeleri bile sosyalliğimiz açısından konuşmamamızdan daha iyidir. Çünkü yelesi olmayan bir aslan, aslanlar arasında tanımlayamadıkları bir ‘yaratık’ olarak gözükecekken, en kötü yeleye sahip bir aslan ise ‘kötü yeleli’ bir ‘aslan’ olarak gözükecektir. İşte bizde yelenin karşılığı olan konuşmak da diğer insanlar arasında ‘insan’ olarak tanımlanmamızı sağlayacaktır. Hiçbir aslan, yelesi olmayan bir yaratık ile arkadaş olmayacaktır, bunun yanında çok çirkin yeleli bir aslanın ise birden çok aslan arkadaşı olacaktır.  

Elbette biz, insanlara en kötü yeleyi, yani aptalca konuşmayı vaat etmiyoruz. Bu eblehlik olurdu, bu bölümde yaptığımız sadece ve sadece konuşmanın ne demek olduğunu gerçek manada kavramamız ve bunun diğer insanlar üzerinde olan etkisinin de ortaya konmasıydı. Ancak yine de “bana bu kadar bilgi yeterli” diyerek sadece bu söylediklerimizi tatbik edecek olan tembel insanların bile bu temel bilgi ile eski durumundan çok daha üst bir noktaya taşınacağını da kesinlikle söyleyebiliriz.

Şimdi biz, bu konu hakkında gerçekten de etkili olacak bir şeyler öne sürmenin derdine düşeceğiz, ayrıca bu söyleyeceklerimin Aristoteles’in Retorik’inden çok daha faydalı olacağını kolay bir şekilde iddia edebilirim çünkü Aristoteles’in bir reçete sunmadığını, ilgili kitabı okuyan herkes rahatlıkla görecektir. Bizim yapacağımız şey ise bir duruş oluşturmak ve reçeteye bile ihtiyaç duymadan sağlığa kavuşmak olacaktır. Sağlıklı beslenip düzenli spor yapan bir insanın her zaman fit ve sağlıklı olacağını biliriz ancak sadece bir reçete ile fit olmak için uğraşan insanların genellikle hayal kırıklığına uğradığını veya nadiren de olsa sadece bir süre için fit olup daha sonra tekrardan eski sağlıksız hallerine geri döndüklerini de görürüz. İşte bu yüzden söylediklerimiz reçete olmayan bir reçetedir. Nasıl ki fit olmakla ilgilenmeyen ama sürekli olarak spor yapan ve sağlıklı beslenen bir insan fit olarak kalıyorsa, biz de aynı şekilde sosyal olmakla ilgilenmesek bile sosyal olarak kalacağız.

Şimdi duruşumuzu temellendirmeye başlayabiliriz. Öncelikle sosyalliğin zorunlu olarak konuşmayı gerektirdiğini söylemiştik. Konuşmayı birinci sıraya koyuyoruz ve konuşma konusunda söylediklerimizin bir önemi olmadığını da söylemiştik bu sebeple ne hakkında konuştuğumuzun bir önemi de kalmıyor. Bir diğer mesele de kendimizin sosyal bir insan olduğunu kabul etmemizdir, bu kabulün bize sağlayacağı fayda, hangi durumda olursak olalım konuşmamızın önündeki engeli kaldırmasıdır, yani normalde konuşmayacağımız bir ortamdayken bile “Ben sosyal bir insanım, bu yüzden konuşabilirim” diyebileceğiz ve konuşmaya başlayacağız. Bu lafı söyleyebilmek için ise ihtiyacımız olan şey sosyal olmak kavramını net bir zemine oturtup bir duruş ile temellendirmektir. İnsanların bir ortamda hiçbir şey konuşmamaları bizi rahatsız eder çünkü konuşmamak bir baskı ve tedirginlik yaratır üzerimizde. Örneğin bir anda bizimle konuşmayı kesen sevgilimizi gördüğümüzde geriliriz ve “kesin bir şeyler olmuş” diye düşünürüz. Bu durum, birbirini tanımayan insanlar arasında da geçerlidir ancak sadece yoğunluğu ve derecesi daha düşüktür. İşte biz nasıl ki bizimle konuşmayan sevgilimize bir şeyler söyleyerek bizimle konuşmasını sağlıyorsak, diğer insanlarla olan iletişimimizde de bir şeyler söyleyebiliriz ve bunu sadece ve sadece karşımızdaki insanı rahat ettirmek için yapmış oluruz.

Karşımızdaki insan daha rahat olsun diye düşünerek yaptığımız bir hareket için ise hiçbir durumda suçlu olmayız. Bunu neden yaptın diye soran biri olursa cevabımız açık ve nettir çünkü, “İnsanlar birbirleriyle konuştukları zaman kendilerini daha rahat hissederler ve ben de karşımdaki insanların daha rahat hissetmelerini istiyorum”. Karşısındaki insanı rahat hissettirmek, aslında adabı muaşeret kuralları denilen olgunun temelidir. Bunun kanıtlarını Bira İçelim’in ilgili konu ile düşüncelerinde görebiliriz. Yani aslında biz, karşımızdaki insanlar ile konuştuğumuzda aslında onların daha rahat hissetmelerini sağlıyoruz ve dolayısı ile bu davranışlarımız adabı muaşeret temellerine oturuyor. Elbette böyle bir noktada söylediklerimizin de karşımızdaki insanı rahatsız hissettirecek şeyler olmamasına kesinlikle dikkat etmeliyiz çünkü insanları rahat ettirme temelli bir çalışmanın hiçbir parçası insanları rahatsız hissettirmemelidir. İşte burada devreye bir kumar oyunu devreye giriyor. Karşımızdaki insan, rahat etmek istiyor mu? Burada bunu anlamamız için her kumarda olduğu gibi riskin her zaman var olacağını ve ilk adımımız ile karşımızdaki insanı rahatsız edebileceğimizi ve bununla da temeldeki amacımızın yıkılma ihtimalini göz önüne almamız gerekir. Burada şu örneği verebiliriz, hepimiz bize sürekli “yemekten biraz daha ister misin” sorusunu defalarca soran bir büyükle karşı karşıya gelmişizdir ve bu soruyu defalarca soran insanın karşısında hiç de rahat hissetmez bilakis daha çok geriliriz. Çünkü rahat hissetmenin anahtarı aslında kelimenin kendisinde de açıkça ortada duran “rahat” bırakmadır. Yani karşımızdaki kişiyi rahat ettirmek istiyorsak onu öncelikle rahat bırakmamız gerekir. Karşımızdaki kişiyi rahat bırakmamanın en etkili yolu da yukarıdaki örneğimizde olduğu gibi ısrarcı davranmaktır. Peki yemek bize hiç teklif edilmezse ne hissederiz? Yemekten biraz daha yemek istesek bile, bu kapı bize açılmadığı için kendimizi rahat hissetmeyiz. Bu sebeple de rahat hissettirmek istiyorsak eğer, bir teklifi sadece bir kere açık yüreklilikle ve samimiyetle sunmalı ve bundan sonra bu konuyu tekrardan açmamalıyız. İşte bunu yaptığımız zaman karşımızdaki insan olabilecek en rahat pozisyona çekilmiştir. Yemek örneğinden devam edersek, “yemekten biraz daha ister misin?” sorusunu bir kere sormak, yemekten isteyen bir kişi için gerçekten en rahat nokta olarak kalacaktır. Şimdi de sosyalleşmek noktasına geri dönelim ve tüm bu söylediklerimiz sosyalleşmek üzerinden tekrar konuşalım. Konuşmak, bizim yaptığımız yemektir. Bir insana yemekten ister misin diye sormamız ise onunla olan konuşmayı başlatmamızdır. İşte bu noktada sadece bir kere bunu yapmamız gerekir, sürekli olarak bunu yaparsak karşımızdaki insan rahat hissetmeyecektir. Bu noktada ise “her neyse, iyi günler” diyerek onu rahatsız etmek istemediğimizi belirtmiş oluruz ve konuşmak isterse bunu yapabileceğini de ona söylemiş oluruz.

Bu noktada fazla çekingen insanlar olabilir, yani konuşmayı isteyen ancak bundan çekindiği için sizinle konuşmuyor olabilirler. İşte biz karşımızdaki insanın böyle bir insan olmadığı ön kabulü ile yaklaşmamız gerekir ve maalesef fazla çekingen insanlarla sosyalleşemeyiz. Yine de bizim durumumuzdaki en zararsız kabul budur çünkü fazla çekingen olan insan bizim en azından iyi niyetimizi görür. Ancak zıttı bir kabulle girseydik noktaya, yani karşımızdaki insanın çok çekingen olduğunu düşünerek başlasaydık ve karşımızdaki çekingen bir insan olmasaydı, işte o zaman karşımızdaki insana baskı kurarak onu rahatsız etmiş olurduk. Bizim kabulümüzde ise rahatsız edilen hiç kimse yoktur.

Elbette insanları rahat ettirmenin önemli bir parçası da gülümsemektir. Yani gülümseyerek sunulan bir yemeği rahatlıkla kabul edebiliriz ancak çatık bir kaş ile sunulan yemeği kabul etmeyiz. Tamamen ifadesiz bir şekilde sunulan yemek de ise bizi ne rahatsız eder ne de rahat hissettirir. Ancak ortamın gerektirdiği gülümseme seviyesinin üstünde bir gülümseme ile teklif edilen yemek de bizi rahatsız hissettirir. Yani bir insana yemek sunarken kahkaha atmayız, histerik bir şekilde gülmeyiz ve sanki ortada çok komik bir şey varmış gibi davranmayız. Aynı şekilde insanlarla konuşurken de yüzümüzde sadece rahatlık sağlayacak derecede bir gülümseme olmalıdır. Bu gülümseme de karşımızdaki insanı rahat hissettirmek amacıyla oluşturulmuş gülümsemedir. Konuşurken ne kadar gülümseyeceğimizi şaşırmamızın asıl sebebi aslında karşımızdaki insanla hangi amaçla konuştuğumuzu unutmaktır, yani konuşurken aslında yapmak istediğimiz şekilde yani karşımızdakini rahat hissettirmek amaçlı konuştuğumuzu bilerek konuşmalıyız ve bu durumda gereken seviyedeki gülümseme derhal bilinçsizce yüzümüzde belirecektir.

Şimdilik tüm bu noktalardan sonra mükemmelliğe ulaşmanın mümkün olup olmadığı hakkında konuşmamız gerekiyor. Öncelikle mükemmel olmanın ne demek olduğunu tanımlamamız gereklidir. Ancak hepimiz böyle bir tanımı yapmaya çalıştığımızda bu tanımı yapmanın imkânsız olduğunu fark ederiz çünkü mükemmellik, belirli olan kurallara yaklaşmak ve onları tam olarak sağlamaktan gelir, tabii ki insanlar için böyle belirlenmiş kurallar yoktur ve bu yüzden de mükemmel olmak imkansızdır çünkü mükemmel diye bir şey yoktur. Mükemmel diye bir şey olmamasına rağmen mükemmel diye bir terim olması ise bizim avantajımızdır ve biz bu terimi kullanacağız ve kendimiz için bir mükemmellik oluşturacağız. Bunu da kendi oluşturduğumuz belirlenmiş kurallara uyarak başaracağız. Bu kurallara uymak bizi mükemmel kavramına -Böyle bir kavramın gerçekte mümkün olmamasına rağmen- ulaştıracaktır. 

Mükemmel olmak için kendi kurallarımızı kendimiz oluşturacağız. Bu kurallar da basitçe duruşlardan oluşacaktır. Hayatın içindeki her bir duruma uygun olan duruşlar oluşturduğumuz zaman mükemmele ulaşmış oluruz. Şimdi bize kalan şey hayatın içinde bulunabileceğimiz tüm durumları düşünmektir. Mümkün olan tüm durumları düşündükten sonra da bu durumlara uygun duruşları ortaya koymamız gerekmektedir. Bu durumların her birini elbette ki düşünemeyeceğiz çünkü bunların sayısı neredeyse sonsuz olacaktır, biz de bu noktada bizi rahatsız hissettiren durumları düşünerek bu durumlar için uygun duruşlar yaratacağız, yarattığımız durumlar belirli bir sayıya gelince hepsinin altında yatan asıl meselenin aynı olduğunu göreceğiz ve böylece de tamamen yeni bir durumla karşılaştığımızda da diğer duruşlarımızdan aldığımız altyapı ile bu yepyeni duruma göre de bir duruşu anlık olarak oluşturabileceğiz. Bunun yanında, durumların her birine göre özel değil de durumların bizde oluşturduğu duyguları çözümleyerek hissettiğimiz duygulara karşı duruşlar oluşturarak karşılaştığımız durum ne olursa olsun bizde oluşturduğu etkiye karşı bir duruş koyacağımız için böylece yeni durumların bizim için hiçbir önemi olmayacak ve derhal duruşumuzu açığa çıkartabileceğiz. Bu bahsettiğimiz duruş oluşturmaları elbette tüm hayat için de belirleyebiliriz ve hatta belirlemeliyiz de zira duruşu olmayan bir insanın ne için yaşadığı, gerçekten neyi istediği belli değildir ve bir koyundan farksız bir şekilde yaşayacaktır; yine de biz şimdilik bu duruşları sosyallik ile alakalalı olanlar üzerinden oluşturacağız.

30 Mayıs 2021 Pazar

Aptallaşmak

Aptallaştığım konusunda herhangi bir soru işareti görmüyorum ve bu sebeple de “Aptallaştık mı?” gibi bir soruyu sormak yerine “Ne derecede aptallaştık?” sorusunu sormayı tercih ediyorum kendime. İşte bu noktada kendi kendime söyleyebileceğim şeylerin sınırını ötesini bilmiyorum. Öncelikle çerçeve denilen olguyu tamamen kaybettiğimi fark ediyorum, bu iyi veya kötü çerçeveye sahip olduğum zamanlar bundan neredeyse iki sene önceydi. Bir çerçeveye sahip olmak için aslında belirli kalıplar üretmiştim kendime ama bunların hepsi daha sonradan neden oluşturulduğu unutulmuş törelere döndü ve yapılmaya devam edilse bile asıl amaçları ortadan kayboldu ve tüm bu davranışlar yozlaştı. Öncelikle yalnız olmanın kabul edilmesi gerektiği gerçeğini ortaya koymuş ve bunun ne biçimde radikalleştirilmesi gerektiği üzerine düşünceler arasında dolaşmıştım. Bu noktada bulduğum çözümün etraftaki insanların gerçekten ne kadar ahmak olduklarının anlaşılması ve bir yandan da bu tür insanlarla beraber gezmenin dolaşmanın, sahip oldukları ahmaklığı bana da bulaştıracakları korkusuydu. Ancak buraya gelmeden önce aldığım harika ve kesinlikle yerinde bir karar olan “Madem beni arzulamıyorsunuz o halde ben de çeker giderim” mantalitesinin nüvelerini barındıran ama kendisini şu cümleyle açığa çıkaran yaklaşım oldu: “Siktirin gidin lan o zaman.” Evet, bu bir kıvılcımın ortaya konulmasını sağlayan temel noktaydı ve bu noktaya ulaşmak için çok fazla kan dökülmüştü, bu kanlar ortaya çıkan mantalitenin bedelleriydi aslında ve iyi bir savaş vermenin her türlü amacı anlamlı kılacağı noktasına büyük bir destek sağladı. Her şeye rağmen yalnız olmaya katlanmak konusunda atılmış ufak bir adım, bir kar topunun çığa dönüşmesi gibi büyüdü, belirginleşti ve en sonunda yıkılması imkânsız olan devasa bir yapıya dönüştü. Elbette atılan ilk adımdan sonra hemen geri çekilmek radikalleştirildi ve bilinen ve rahatlık olan alışılmış alana geri dönüldü. Ancak bu noktadaki birtakım durumların bana ilk yalnızlaşma adımını atmamı sağlayan olayları çağrıştırdığı için derhal yalnızlaşma noktasına geri çekilme kararı aldım ve bu aynı iki karar arasında yaklaşık olarak altı aylık bir süre vardı. Bu, rahatlığın ve alışılmış olanın insanın kararlarını etkileme gücünü açık bir şekilde ortaya koyuyor. Tercih edilen kişi olmadığım müddetçe, katlanılan kişi olmaktan da vazgeçmek olgusuydu işte tüm bunlar. Bu noktada yaptığım ikinci bir hata da elbette şu sıralar yaşadığım rezaletlerin de müsebbibidirler. Bu noktada şimdilik bir yorum yapmayacağım. Bir ilişkiler zincirini bitirmeye karar verdikten sonra en ufak açıkta verdiğim karardan geri döndüğüm gerçeğiyle yüzleşmek zorundayım şu anda. Aslında temel olarak Zerdüşt’ün buyruklarına uymam gerektiğini düşünmüş ve yalnızlığıma kaçmam gerektiğini ortaya koymuştum ve bundan sonra da o kutlu vecizeyi ortaya koymuştum: “Bir kitabı on kere okumak -kitabın ne olduğundan bağımsız olarak- kişinin hayatını değiştirir.” Evet, bu tam olarak böyleydi aslında bunun altında yatan düşünceyi de daha da temellendirilmiş olarak bulmak mümkün; bu, Evren’in bize emrettiği “Duruş sağlamlığı” yasasında da açıkça ortaya konulmuştur.

Bir duruşun şart olduğunu ortaya koyduktan sonra bir duruşun nasıl inşa edileceği konusuna da gelmek zorunda kalıyorum şimdi, bir duruş demek ne demektir öncelikle buna bakalım. Bir duruş ortaya koymak aslında, “Bedeli ne olursa olsun belirli bir davranış kalıbını yapmayacağım” demektir. Bu belirli davranış kalıplarını ise insan kendi tiksindiği davranışlardan ortaya çıkarabilir. Bu davranış kalıplarına bir örnek olarak çirkinleşmemeyi verebiliriz. “Ben, ne olursa olsun çirkinleşmeyeceğim” demek bir duruş ortaya koymaktır ve bu duruşu yürütmek de insanın kendi karakter inşasını oluşturmasıdır. Ortaya koyduğumuz duruş, bizi özümüzde istediğimiz şeylerden vazgeçiremez ancak istediğimiz şeyleri hangi yolla elde edeceğimiz veya hangi yolla elde etmekten kaçınacağımız konusunda bize harika bir yol gösterir ve bu duruş bizim davranışlarımızı kendimize açıklamamız demektir ve davranışlarını kendisine açıklayabilen bir insan da özgüvenli bir insandır. Özgüven hakkında söylenen tüm saçmalıklardan öte bir yerde bu tanımı kullanabiliriz. Özgüven, insanın kendisini tanıması ve kendisini taşımasıdır aslında ve bir duruşu ortaya koyduğumuz anda hem kendimizi tanırız hem de kendimizi taşımayı da beceririz ve bu kusursuz bir özgüveni bize dolaylı yoldan getirir. İşte bu yüzden, özgüven çalışmak asla hiçbir işe yaramaz. Özgüven, çalışılarak elde edilecek bir olgu değil, kendi davranışlarını kendine kusursuz bir şekilde açıklayabilmenin dolaylı sonucudur. Bu sonuç elbette ki insan için faydalıdır ancak burada tüm değeri özgüvene vermek aptallıktır, itiraf etmeliyim ki ben de bu hataya düştüm. Özgüven tamamen önemsiz bir kavramdır, önemli ve elde tutulmaya çalışılması gereken şey ise duruştur. Bir duruşunun olması insanın yaşamına anlam da katacaktır ve tüm kuralsızlıkların içerisinde kendisine bir kural oluşturmasını sağlayacaktır. Evet, belki bunlar dinlerle bir noktada benzeşiyorlardır ancak duruş noktasında kendi eylemlerimizi bir başkası değil, kendi saf aklımız sağlamaktadır ve bu yüzden de çok değerlidir.

Duruş noktasında birkaç örnek vermem gerekirse, kendini bir başkasına açıklama zorunluluğu hissetmemek ve açıklamamak bir duruştur. İnsanlar beni yanlarına çağırana kadar ben onları çağırmayacağım demek bir duruştur. Hiçbir kıza ben yürümeyeceğim demek bir duruştur. Kızlarla konuşurken sadece onları anlamaya ve aynı zamanda eğlenmeye odaklanacağım demek bir duruştur. Bir davranışı yapmadan önce bu davranışı kendime açıklayacağım demek de bir duruştur, yani bir nevi “Benim, durum ne olursa olsun bir duruşum olacak” demek de bir duruştur. Yani, insanın bir duruşunun olması da aslında bir duruş örneğidir. Bana yazılmadan asla yazmayacağım çünkü onların beni istemesi gerekiyor demek bir duruştur. Bu duruşların temelleri de duruşları sağlam kılacaklardır.

Bir kadına yazmayacağım duruşunu ortaya koymak, bir müddet sonra neden yazmayayım sorgusunu akla getirebilir ve bu noktadan sonra duruş kolaylıkla bozulabilir hale gelir. İşte tam bu noktada “kızlara yazmayacağım çünkü yavşak bir insan olarak anılmak istemiyorum” demek duruşu sağlamlaştırır ve ölümsüz kılar. Bir duruş olarak yediklerine dikkat etmek de ortaya konulabilir, ben sağlıksız yemeyeceğim çünkü vücudumun iyi gözükmesini istiyorum temellendirmesi ve bu düşünceye biat etmek, insanın bir daha sağlıksız şeyler yemeyeceğini garanti altına alır. Duruş demek tam olarak bu demektir.

Şimdi, bir erkeğin hayatında ortaya koyması gereken birkaç duruştan bahsedeceğim. Bir ülkücünün davranışlarına yakınsamamak için hiçbir insana -gerekmedikçe- kaba davranmamak. Kandıran insanlara karşı duyduğum eğreti hissinden dolayı kendime bakıp iğrenmemek için başka insanları kandırmamak. Bir fino köpeğine dönüşmemek için hiçbir insanın bana kaba davranmasına izin vermemek ve kesin yargılarımdan sonra asla gülmemek veya ortamı yumuşatma hamlelerinde bulunmamak, isterse ortalık yansın ve kavga çıksın bu davranışı yapmamak. Kendi düşüncelerime olan güvenimden emin olmak için bir ortamda konuşmamı gerektirecek noktalarda susmamak ve korkmadan fikirlerimden ve dolayısıyla kendimden utanmadığımı, konuşarak kendime kanıtlamak. Taşlara takılmamak için nasıl ki taşların nerede olduğuna dikkat ederek yürüyorsam, insanlara takılmamak için de insanların hareketlerini izleyerek nereye varmak istediklerini gözlemlemek ve bunlar üzerinde yönlendirici etkilerde bulunmak.  

1 Mayıs 2021 Cumartesi

Var Olmanın Tadını Çıkarmak

Elimizdekilere şükretmek değil bugün bahsedeceğim şey, sadece elimizdekilerin tadını çıkartmaktan bahsedeceğim. Hayatımızda olmak istediğimiz her şeyi olduğumuzu, elde etmek istediğimiz her şeyi elde ettiğimizi düşünelim. Böyle bir durumda ne yapacaktık acaba, şu anda yaptığımızdan farklı olarak ne yapacaktık gerçekten. Bu sorunun cevabı insan için ufuk açıcı olabiliyor. Benim için bu sorunun tatmin edici bir yanı yok. Yani deli gibi param da olsa, istediğim her şey olsa da şu anda oturduğum gibi bir koltukta oturacak ve kitabımı okuyacaktım, sonrasında aklıma gelen düşünceleri yazıya dökecek, birazcık gitarımla oyalanacaktım ve sonrasında da uyuyacaktım. Onlara sahip olan insanlara baktığımız zaman da aslında bunu net bir şekilde görebiliriz. En güzel arabalara binen insanların hayatlarında hiçbir şey değişmiyor, en güzel evi olan insanların da hayatlarında hiçbir şey değişmiyor. Kendilerine vakit ayırdıklarında ellerinde olan tek şey yine kendileri oluyor, en güzel evler veya arabalar bu konuda hiçbir şey değiştirmiyor. Hiçbir durumda, en azından harika bir eve sahibim demiyorlar, can sıkıntısı ve üzüntü onlar için de en az bizim için olduğu kadar can yakıcı olmaya devam ediyor. Hatta tarihte, her şeye sahip olan varlıklı insanlar, bir süre sonra bu zenginlikten sıkılmış ve varlıklı hayatını bırakarak normal bir yaşam sürmek için uğraşmıştır. Bunu sebebi, zenginliğin hayattaki sorunları çözmek konusunda yetersiz olmasıdır. İnsanlar olarak içimizde çoğu zaman bir tatminsizlik hissi ile yaşarız. Bu tatminsizlik hissi de etrafımızda olanlardan veya bizim ne olduğumuzdan bağımsızdır. Adı üstünde, tatminsizliktir bu. Ne kadar yüksekte olursan ol, hep daha yükseği vardır bunun ve tatminsizlik var olduğu sürece gözlerimiz her zaman bir üsttekinde olacaktır. Bu tatminsizliğin sebebi de bir şeylerin eksik olduğu hissinden kaynaklanmaktadır. Hayatımızda ne yaparsak yapalım, ne kadar kusursuzluğa yakınsarsak yakınsayalım, her zaman bir şeyler eksik olacaktır. Bunun, maalesef ki, kaçarı yoktur. Bir şeyler her zaman eksiktir, tamlık diye bir durum yoktur, çünkü tam olanın ne olduğu bizim için belirlenmiş değildir, “Şunlar varsa sen tamamsın” diyebileceğimiz bir nokta belirlenmemiştir. Daha önce, kendi hareketlerimizden emin olmamız gerektiğinden bahsetmiştim. Şimdi de hayatımızda hiçbir şey eksik değilmiş gibi davranmamız gerektiğini söylüyorum. Evet, hiçbir eksik yokmuş gibi, her şey zaten olması gerektiği gibiymiş gibi davranmalıyız. Böyle davranmamız gerekiyor çünkü aslında hiçbir şey eksik değil hayatımızda. Eksik olan şey, asla tamamlanamaz. Tamamlanamama hissi her zaman yanı başımızda olacak, her şeye sahip olsak da köşe başında bizim geleceğimizi bilerek bekliyor olacak bu his. İşte bu sebeple, şimdi ne olursak olalım, ne yaşıyorsak yaşayalım, neye sahip olursak olalım, tüm bunlardan ötürü üzülmenin, tatminsizliğin saçmalığının farkına varmamız gerekiyor. Biz varız, elimizde de bunlar var. Elimizde olanın tadını çıkaralım. Fazlasını istememek, bir dindar gibi şükretmek değil bahsettiğim.

Fazlasını istemek başkadır, fazlası yok diye karalar bağlamak başkadır. Fazlası için çabalarken de mutlu ve tatmin dolu olabiliriz. Şu anda, içinde bulunduğumuz durum dışında hiçbir şeye sahip değiliz. Bu an, bir daha gelmeyecek bizim için, geçip gitti bile şimdiden. İşte bu sebeple, şu anda elimizde olan durumda yapabileceklerimizi yapalım ve elimizde olanın tadını çıkaralım. Durumlar değiştiğinde ise, yeni durumların tadını çıkarırız. Tatminsizlik anlamsızdır. Var olan her an, elimizdedir. Elimizde yeşil vadiler yok diye ağlayamayız, kimse bize yeşil vadileri vaat etmedi çünkü. Şimdilik karaya tutunacağız, zamanı gelince yeşil vadilerin de tadını çıkarırız. Yeşil vadideki birisi asla karaya tutunmanın nasıl bir şey olduğunu bilemez, ama biz bunu biliyoruz ve aynı zamanda bunu kutsuyoruz da. Var olsun, var olmak. Parmağımızı var oluşa daldırdıktan sonra parmağımızı ağzımıza çalalım ve var oluşun tadını çıkaralım.