20 Temmuz 2020 Pazartesi

Sils Maria

Orada oturup bekledim, bekledim- herhangi bir şeyi değil.
İyinin ve kötünün ötesinde, keyfini çıkararak birazdan ışığın,
Birazdan gölgenin, şimdi sadece oyun,
Şimdi gölün, şimdi öğlenin, bütün sonsuz zamanın...
Sonra, aniden, dostum, bir, iki oldu-
Ve Zerdüşt beni geçti


''Hier saß ich, wartend, wartend, - doch auf Nichts,
Jenseits von Gut und Böse, bald des Lichts
Genießend, bald des Schattens, ganz nur Spiel,
Ganz See, ganz Mittag, ganz Zeit ohne Ziel.

Da, plötzlich, Freundin! wurde Eins zu Zwei -
- Und Zarathustra ging an mir vorbei…''

Okumak Üzerine İki Öneri: 1- Okuma 2- Okuyacakasan, ''Okuma'' diyenleri oku


Öncelikle her zaman insanın kendisine dönmesini öğütlerim. Bu bağlamdan baktığımda da her zaman kitap okumak yerine insanın kendi düşüncelerine dönmesinin çok daha faydalı olduğundan da kuşku duymam. Bu yüzden herkese önerim, aynı büyük üstatların söylediği gibi, aklında bir düşünce olduğu zaman, kendi düşüncesini atıp, dünyanın en mükemmel düşüncesi de olsa, başkasının düşüncesini okumamasıdır. Kendi düşüneceği şey ne kadar zayıf, öbür yandan şimdi okuyacağı da ne kadar güçlü olursa olsun, her zaman insan kendi düşüncesine öncelik vermelidir. İnsanın kendi ürettiği düşünceden daha değerli hiçbir şey olamaz. Bu sebeple söyleyeceğim şey şudur ki: insan düşünebildiği her zaman, kendi düşünceleriyle ilgilenmesi ve kendine dönmesi gerekir; ne zaman ki insanın kendi düşünceleri durur, işte o zaman insan, ‘’kendine dön’’ diyenleri okumalıdır. Bu sayede insan hem düşüncelerini dinlendirecektir hem de başka düşüncelerin içinde yolunu kaybedip, amacından sapmayacak ve kendisine ait olan bir hayatı yaşamaya devam edecektir. Zaten bir başkasının düşündüğü şeyleri okuyarak geçen bir ömür, nasıl insanın kendi ömrü olabilir ki? Yaşanmış bir hayatı yeniden yaşamak, çekilmiş bir filmi yeniden çekmek, düşünülmüş bir düşünceyi yeniden düşünmek; bunların hepsini aynı şekilde görüyorum.

30 Haziran 2020 Salı

Şamar ve Şeref Madalyası


Sadece sıkıldığı için yazı yazan bir adam gelmiş buraya bugün. Evet, bu harika insana hoşgeldin demek için sabırsızlanıyorum. Lanet olsun sana iğrenç yaratık. Sıkılmak ne demek lan. Sıkılmanın ne demek olduğunu içindeki pınarı keşfetmiş bir adam söyleyebilir ancak. Yani tam anlamıyla ne olduğunu demek istiyorum –ne kadar rezalet bir şey olduğunu- Biz biliyoruz, biz bilenler, sınıfta saçma da olsa düşüncelere dalıp boş ekrana bakarak bir şeyler düşünmenin ne demek olduğunu biliyoruz. Bunu unutmaması gereken ilk kişiler biziz aslında ancak bunu unutmak için en çok çabalayanlar da biziz aynı şekilde. Bir el uzandığında tutmak için çabalayan da biziz, elimizden tutan birisi olduğunda elinin terlemesinden şikayet eden de biziz. Neyiz ve kimiz biz? Biz bilenler, biz kendimizi bilmiyoruz. Oturduğu yerden hiçbir şey yapmadan her türlü çabalamanın önüne geçen kişiyiz biz. Bunu bilmiyor muyuz, unutmak için mi yaşıyoruz, her şeyi kenara atıp gerçeklerden kaçmak mı istiyoruz yoksa, yoksa ciddi manada bilinçsiz yaşayan ziyan ordusunun subayları mıyız? Hiçbir şey yapmadan yaşamayı bilenlerden kim kaldı? Cevapları olanlar için soru işaretleri, evet yeniden. Karşısındaki insanın bir şey yapması gerektiğini kendisine kanıtlamış olan mükemmel yaratık nerede? En büyük yalnızlığına çekildikten sonra kendisindeki yozlaşmayı fark eden zerdüşt mü konuşuyor tekrar? Yalnızlığına mı dönmesi gerekiyor zerdüştün tekrardan, yalnızların en yalnızı olan zerdüşt, kendisine inananları bulduktan sonra da yalnızlığına çekilemeyecek kadar zayıf olsaydı yine de zerdüşt olur muydu? Olmayacağını kulağıma fısıldıyor. Hayatın saat başlarındaki gerçek dışı bağırmalar neler söylüyor bize? Bir, iki oldu mu? Oturuyorum, şimdi gecenin, şimdi gündüzün, şimdi sadece oyun.

Yalnızlığın korkunç karanlığından kurtulmuş olan kişi, yalnızlığa saplanmaktan en çok korkan kişi oluyor ve bir bakıma, başka bir ifade ile söylersek eski tüfek oluyor. Hapse bir kere düşenler, içerinin tadını bildikleri için, çıktıkları zaman tekrardan içeri düşmekten çok korkarlar ve ideallerinden vazgeçerlerse eski tüfek olarak anılırlar artık. Yalnızlık da böyledir. Hiç yalnız kalmamış olan, yalnızlıktan pek korkmaz. Ancak yalnızlıktan kurtulmuş olan, tekrardan yalnız kalmaktan sonsuz bir korku duyduğu için ideallerinden vazgeçme eşiği çok daha düşüktür. Bu yüzden biz, Yalçın Paşa’nın söylediğini birazcık değiştirerek diyoruz ki; ‘’Bir defa yalnız kalmış olanı, yalnız kalmış saymıyoruz’’. Yalnız olmak, daha önceki yalnızlıktan kurtulduktan sonra tekrardan yalnız kalmaktır. İkinci defa yalnız kalmış olan, artık yalnızlığıyla övünebilir, Hayatın ona attığı şamar, ona verilen şeref madalyasıdır.


5 Haziran 2020 Cuma

Her Gün Yazmak


Her Gün Yazmak

Her gün yazı yazma olayına bir zamanlar çattığımı hatırlıyorum ancak şu anda bu fikir bana mantıklı gelmeye başladı. Bunun başlıca sebebi her gün yazmak ile hiç yazmamak arasında bir seçim yapmak oldu. Ancak sanırım yine de her gün yazmaktan ziyade aklına geldikçe yazmak daha mantıklı oluyor ancak burada da büyük bir sıkıntı var oturup düşünmediğin zaman veya aklına bir şey gelmediği zaman hiçbir şey yazmamış oluyorsun. Ha ha. İşte işin dengesi diyebileceğim bir şey yok sanırım, ancak yine de haftada bir yazmak belki mantıklı olabilir. Yine de salt yazmak mantıklı değil. Sonuçta yazarken düşünmenin bir değeri yok ancak düşünmenin değerli olduğunu söyledik. Bu noktada yazarken düşünmek de ortaya çıkan yazı açısından anlamsız olsa da her gün düşünmek için seni zorladığı için değerlidir. Tabii ki yazarken muntazam düşünmek zorunda değiliz ancak yine de bir kırıntı kadar çalışması gerekiyor beynin. Bu yüzden yazmak iyidir diyorum. Tabii ki işin en sağlıklı noktası yani vücut olarak değil, yazı açısından sağlıktan bahsediyorum, en mantıklısı her gün düşünmek ve bu düşünceleri toparladıktan sonra bunları yazıya dökmek gerekir. Ancak bu günlük yaşamda pek de mümkün olmuyor en azından bu iki aydır mümkün olmadı benim için, sonuçta hızla akan bir hayatın içinde olmasak da sürekli böyle bir durumun içinde hissediyoruz kendimizi gerek sosyal medya olsun gerek de teknoloji sayesinde bu şekilde hissediyoruz. Her neyse, oturup düşünmek diye bir eylemden bahsedemiyoruz bu dönemde düzgünce, gerçi bunun eski çağlarda da olduğunu düşünmüyorum, ancak filozoflar vardır böyle. Eh onlar için de bu olayın zor olduğunu çıkarabiliriz. Yani olay kesinlikle çağda değil. Bu çağda bizi oyalayacak instagram varsa, o çağlarda da gazeteler magazinler, müzikler vardı. Hiç değişmez, düşünmek isteyen adam düşünür ve oyalanmak isteyen de oyalanır. Düşünmenin zevk olduğu insanlarız biz. Ancak düşünmenin herkes için zor olduğunu anlıyoruz. Schopenhauer bunu defaatle belirtmiştir. Bir zul olarak kırbaç şaklatmalarını öne sürmesi bunun bir örneğidir. Kesinlikle düşünmeyi yavaşlatabilir ancak durduracağını sanmıyorum ve diyorum ki sopi, düşünemediği zamanlarda kırbaç şaklatmalarını duyuyordu ancak düşündüğü zamanlarda şaklatılan aynı kırbaçlardan haberi bile olmuyordu. Bu bir gerçek, kendimle düşünürsem, müzik dinlemenin düşünmeyi engellediğini savunurum her zaman ve bu düşünceden kimse beni vazgeçiremez, ancak müzik açıkken derin düşüncelere daldığım bir çok zaman olmuştur. O halde şu çıkarımı yapabilirim; düşünmenin derinliği ne kadar fazlaysa ona etki edebilmek için gereken dış etkilerin gücü şiddeti de o ölçüde artmalıdır. Yani derin bir düşünce size geldiyse ve siz de o sırada etrafınızda sürekli devam eden kırbaç şaklatmaları ve gürültülü bir müzikle oturuyorsanız yine de düşünmenize engel olmaz; ancak düşünceniz derin değilse ve dağılmaya meyilliyse, etrafınızda sadece bir kırbaç şaklatılırsa veya düşünmeyi en az etkileyecek bir müzik kısık sesle açılırsa bile düşünmeniz bölünecektir. Bu tamamen o andaki düşünce gücünüze bağlıdır. Tabii ki aklı toplamak zorlaştığı anlarda bunu dışarıdaki etkenlere bağlamamız kaçınılmazdır, biz maalesef ki hala insanız ve sebepleri sonuçlara bağlamak bizim en yüce düşüncelerimizin özüdür; şimşek çaktığı zaman tanrıların kızgın olduğunu çıkarırız, daha sonra bunun aksini düşünsek anlasak da bunu herkese açıklamak mümkün olmaz. Bunu daha modernleştirip eden bulur, kozmos dediğin zaman yine üç bin yıl sonra bile yeniden binlerce takipçi bulabilir bu düşünce. İnsan gelişti diyoruz ancak ne açıdan gelişti diye baktığım zaman, gerçekten düşünce gücü açısından bir karış bile geliştiğini göremiyorum, bilakis bir varsayım olarak tersi yönde gittiğini bile söyleyebilirim.

17 Mayıs 2020 Pazar

Kızgınlık Orospu Çocukluğudur

Sert bir giriş yaptığımı biliyorum ancak bu mesele gerçekten sert bir mesele olduğu için ben de böyle bir giriş yapmayı uygun gördüm. Öncelikle bahsetmek istediğim kavramlar, köle ahlakı ve efendi ahlakıdır. Ha bir de şövalye ahlakını da buraya ekleyebiliriz sanıyorum. 

Şövalye ahlakı için kendim bir şeyler yazmak yerine schopenhauer’den okumanızı ve kahkalar atarak hem eğlenip hem öğrenmenizi tavsiye edeceğim. Köle ahlakı ve efendi ahlakına ise sadece değineceğim. Nedir köle ahlakı? Köle ahlakı her şeyi kabul eden ahlaktır ve efendi ahlakı ise her şeyi yapmayı mübah gören ahlaktır diyebilirim. Yani köle ahlakı aslında efendi ahlakı ile aynı düzen içerisinde birbirlerine çarpışmadan hatta birbirleri sayesinde yaşayan ahlak düzenleridir. Köle her zaman efendi olmak ister, efendi de her zaman kölelerini elinde tutmak ister. Detaylı okumak için bu sefer de sizi nietzsche’ye yönlendiriyorum ve konuma geri dönüyorum. 

Bir insanın, bir başkası üzerinde bir hakka sahip olması durumuna köle-efendi ilişkisi diyelim. Bu noktada duramayacağımızı belirtelim hemen, bir insan olarak bu noktada duramayız biz. Yaşadığımız dönemde bu noktada durmamız imkansızdır. Aslında bir iki köle fena olmazdı dediğinizi duyar gibiyim. Ha ha. Evet, güzel olurdu ancak birisinin kölesi olma ihtimali de her an yanıbaşınızda duracaktır. İşte bu dengesiz yarar-zarar dağılımını yok ettiğimiz sisteme medeniyet diyoruz. İnsanlık ile hiç alakası yok. Köleliğe karşı olduğumuz için köleliği bitirmedik, köle olma ihtimali bizi korkuttuğu için köleliği bitirdik. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. 

Bir kölenin olmasını kabul ediyorsan bir köle olmayı da kabul etmişsin demektir. İşte bu noktada da tercihini yapman gerekiyor. Köle olma riski pahasına, bir köle ister misin? Ben hayır diyorum ve devam ediyorum. Bu soruya evet cevabı veren arkadaşların yazının devamını okumalarına gerek yok zira onları kapsayan bir durum yok. 

Peki özgürlüğü kutsallaştıran biz yoldaşlar nereye süreceğiz atlarımızı? Bir köle olmak istemeyen her insan gibi biz de köle olmayı kabullenmiş her insanı yolundan döndürmek için çabalamakla mükellefiz. Yine çok iyi insanlar olduğumuz için değil, medeniyet, yani kendi çıkarlarımız için yapıyoruz. Çünkü aksi durumda kölelik normalleşecek ve bizim taraflarımız azalacaktır. 

Kölesiz sokaklar isteyen her onurlu insanın bilmesi gereken şey de şudur: kölelik istemek orospu çocukluğudur. Peki neden bu kadar sert olmamız gerekiyor? Çünkü, kölelik isteyen insanlar aslında kölelik istiyorum dedikleri zaman bizi de kastederek köleleri olmamızı istediklerini gizliden söylüyorlar. İşte bu şerefsizlere tüm gücümüzle karşı çıkmak durumundayız. 

İnsan ilişkilerimizde köle-efendi ahlakı gördüğümüz her durumda tetikte olmalıyız. Bu nokta bizi rezil bir yere sürükler çünkü. Kölesi olan bir insan, kölesinde her şeyi talep edebilir. Ancak kölesi olmadığı halde, ertafındaki insanlara kölesiymiş gibi davranan insan, orospu çocuğudur. Bu noktayı anlamamız ve sindirmemiz gerekir. Biz ne köle ne efendi olmak istiyoruz. 

Bir insana kızmak işte bu noktada bizim için bir rezilliğe dönüşüyor. Bir insana kızmak demek, o insanı kendimizin malı olarak görmemiz demektir en nihayetinde. Çünkü insan ilişkilerinde ancak ve ancak bir efendi, kölesine kızabilir. Eğer bir insana kızıyorsak, kendimizi efendi ve karşımızdaki zavallıyı da kölemiz olarak belirlemişiz demektir ve derhal bu iğrenç tutumdan vazgeçmemiz gerekir. Ateş çıkmayan yerden duman çıkmaz derler ya biz de değiştiriyoruz: köle ahlakı olmayan yerden, öfke çıkmaz. 

Bu durumun tam tersi de mümkündür ve o da değerlidir bizim için. Asla ve asla bir köle olmak istemediğimiz açıkça ortadadır. Bu yüzden birisi bize kızdığı zaman hemen anlamamız gereken bir şey vardır ki o da, karşımızdakinin bizi kölesi yerine koyduğudur. Bizi köle konumuna koyan bir insan karşısında asla ve asla sakin kalamayız. Ve bu noktada yapmamamız gereken şey de köle ahlakından kurtulmak için başka bir tuzak olan şövalye ahlakına tutunmaktır. İki durumda da ‘’usulce uzamak’’ tek çözüm yoludur.

14 Nisan 2020 Salı

Güç İstenci Bilinci


Güç İstenci Bilinci

Güç istencinin ne olduğunu anlatmakla pek fazla uğraşmayacağım ancak bir tanımlama yapmak şart sanıyorum. Güç istenci doğanın içinde olan bir yasadır. Bu doğadaki tüm maddelerin doğadaki en kararlı madde olma istençleri olarak tanımlanabilir. Yani güç istenci nedir? Doğadaki tüm maddelerin ve hatta belki boşluğun da, sonsuza kadar yaşamak istemesidir. Bu istek, yine doğa şartları gereğince kendisine rakip olabilecek her türlü maddenin yaşamasını istememek olarak da zuhur eder. Yani güç istenci doğal bir durumdur.

Güç istencinin ne olduğundan ziyade bizim onu nasıl kullanacağımızdan bahsedeceğim bu yazıda. Herhangi bir şey elinizde ne kadar fazla varsa, siz o şeyi o kadar az bir şehvetle istersiniz ancak; elinizdeki şey ne kadar azsa da, o şeyi büyük bir şehvetle istersiniz. İşte bu bizim burada değineceğimiz noktanın özünü oluşturuyor. Yani nedir? Ne kadar güçlü isek, güç istencimiz o kadar az olacaktır bilakis; ne kadar güçsüz isek de, güç istencimiz o kadar şiddetli olacaktır. İşte bu noktada kendimizi güçlü hale getirmenin basit bir formülasyonunu buluyoruz. Güç istencimiz ne kadar şiddetliyse o kadar az güce sahibizdir. Bu noktada güçsüzlüğümüzü fark etmek için kullanacağımız parametreyi güç istenci seviyemizden bulabilliriz. Yani bir konuda ne kadar şehvetliysek, o konuda o kadar az güce sahip olduğumuzu çıkarabiliriz. Bu da bize, o konuda güçlü olmanın anahtarını otomatik olarak veriyordur. Şehveti bastırmaya çalışmaktan bahsetmiyorum. Zihinsel bir doygunluğa ulaşmak için ne kadar pirimitif davrandığımızı görmekten bahsediyorum.

Eğer biz yolda yürürken bir taşa takılırsak ve düşersek burada kalkıp taşa sinirlenip küfredebilirz ve bunu yaparak kendimizi biraz daha iyi hissederiz. Ancak eğer bir başkası aynı şeyi yaparsa, yani taşa takılıp düştükten sonra ayağa kalkıp taşa öfkeyle küfür ederse; biz, o adamı sadece komik buluruz ve çok önemli bir şeyi fark ederiz. O adam aslında yerdeki taşa öfkelenip küfrederken, dışarıya karşı bir gösteri yapıyordur. Bunu görüp fark ettiğimizde, aslında daha önce bunu bizim de yaptığımızı fark ederiz ve bundan sonra hiçbir zaman takılıp düştüğümüzde, taşa öfkelenerek küfretmeyiz, çünkü bunun komik göründüğünü biliriz.

Nasıl ki yukarıda verdiğim örnekte bir insanın taşa takılıp düşünce verdiği tepkiler, o insan hiçbir şey yapmadığı halde kendiliğinden değişiyorsa, işte bu metinle amaçladığım şey de; güç istencinin bizim üzerimizde oluşturduğu etkileri fark edip o etkileri bastırarak engellemek değil, bilakis o etkilerin oluşmasını bilinçli ve aynı zamanda kendiliğinden olacak şekilde engellemektir. Bunda başarılı olacağıma da adım gibi eminim. İşte amacımızı belirledik ve başlıyoruz.

Bir sataşma örneğin, güç istencidir. Bir insana sataşmak, o insan üzerinden yapılan bir güç tatminidir yani aynı zamanda güç istencinin bir belirtisidir. Bu noktada, bir insana eğer sataşıyorsak aslında o anda korkunç derecede komik olan doğamızın bizi güç tatminine ve güç istencine sürüklediğini fark ederiz ve bir anda bir daha hiçkimseye sataşmayız. İşte bu bahsettiğim kendiliğindenliktir. Burada yapılan tek şey düşünmektir. Yani bir nevi telekinazi diyebilirim. Düşünerek direkt olarak bir şey yapmanın imkansız olduğunu söyleyenler şimdi utançlarından masanın altına girerek okuyorlar bu yazıyı, biliyorum. Ancak bir utançla yaşayamayız. Kendimizle dalga geçmeyi öğrenmemiz gerek. Hem insan kendisini sevecekse, önce kendisinden nefret etmesi gerekmez mi?

Bu noktada hemen insanların kendi güçsüzlüklerini saklamalarının altında yatan güç istencini görmemek imkansız kalıyor ve burada da korkunç derecede komik olan şeyi görüyoruz ve korkarım ki doğadır o. Ha ha. İnsanlar güçlerini ispat etmek için ve yani güç istenci için kendilerinin güçsüzlüklerini saklarlar. Yani güçsüzlüklerini saklayan insanların aslında güçsüzler olduklarını anlıyoruz. Nasıl ki süs, süsleneni gizlemek içinse; insanların kendilerini süslemeleri, sadece giyim olarak değil her konuda kendilerini süslemeleri de aslında kendilerini gizlemek içindir. İşte bu noktada yine kendisini süsleyen insanların komik bir güç istenci fırtınasında durduklarını görüyoruz ve bu fırtınaya kapılmak bizim için kendiliğinden imkansız hale geliyor. Yazıklar olsun kendini süslemek zorunda olana.

Yukarıda konuya başlarken verdiğimiz örnekte de bir güç istenci olduğunu kolayca görüyoruz artık. Taşa takılıp öfkelenen insanın taşa neden öfkelendiği çok açık. Güç istenci. Ve bundan sonra taşa takıldığımızda taşa öfkelenmiyoruz. Hatta artık sadece taşa değil, düşmanlara takıldığımızda da öfkelenmiyoruz. Düşmanına öfkelenen, düşmanına karşı duyduğu güç istencinin farkındadır artık. Bu savaşmamak ve yenilmek anlamına gelmesin. Ben İsa değilim. Düşmanını yenmek ile ona öfkelenmek arasında fark vardır. İşte bu fark güç istencinin belirtilerini fark etmekle ortaya çıkar. Yani biz burada güç istencine karşı olduğumuzu veya güce karşı olduğumuzu söylemiyoruz. Söylediğimiz şey sadece takıldığımız taşa küfretmenin ne kadar anlamsız olduğunu görmek ve takılıdığımız taşlara küfür etmemek. Güç istencinin bizi komik bir duruma düşürmesini engellemek. Düşmanımızı yeneriz hatta ezer geçeriz, ancak ona öfkelenmeyiz. Öfkemizin bir güç istenci belirtisi olduğunu fark ederiz. Güçsüzlerin, güç istenci şehvetinin; kendilerini kontrol ettiğini görürüz. Bu sebeple güçsüz olmaya ve güç istencinin patolojik boyutlara çıkmasına karşı önlem alırız. Düşmanından gurur duymak ve düşmanını sevmek ne demektir insan bunu öğrenmeli ve düşünmelidir.

Güç istenci fazla olan, güçsüz olandır. Birisi üzerinde tahakküm kurmak isteyen, güçsüzdür. Efendi olmayı en çok arzulayan, köledir. Cezalandırma adalet için değil, zevk için yapılır ve güç istencidir. Her cezalandırma aslında güçsüzlüğü gözler önüne serer. Zaten güçlü olan, bu tür istençlere ihtiyaç duymayacaktır. Bunun, yani doğadaki ve kendindeki güç istencinin, farkında olmak en büyük güçtür. Güç istencini bilerek yaşamalı bir insan, hayatının her alanında bunu hatırlamalı ve düşünmeli.

Güçsüz olan, yanında birisini hatta birkaçını ister. Güçlü olan ise, tek başına olmak ister. Yanına ısrarla birini isteyen en güçsüz olandır. Bahsedilen güçsüzlük, sadece fiziki güçsüzlük değildir, bilakis içsel güçsüzlüktür. Bu sebeple sadece güç istencini tanımak bile, bu güçsüzlüğün önüne geçer. İşte bu sebeple söylüyoruz: ‘’Yalnızlığına dön kardeşim!’’.

Güç istencinin, kendimiz üzerindeki etkilerinin farkında olmak, bizi daha da güçlü olmaya her şekilde yönlendirir. Bu sebeple herhangi bir konuda güç istencini hesaba katmadan hareket etmek bir ahmaklıktır, hele de bu konuda bir yazı okuduysak ve hatta yazdıysak. Ha ha. Güç istencini bastırmayı değil, güç istencini kontrol etmeyi öğrenmek istiyoruz biz. Güç istencinin, kendimiz üzerindeki çirkin etkilerini görmek; köle ahlakına sahip olmamak için buna ihtiyaç duyuyoruz. Yani: Hükmetme isteğimizi bastırmak değil; hükmetmek istememek de değil. Hükmetme isteğimizin, bize hükmetmemesi için bunu yapıyoruz. İşte bu!

31 Mart 2020 Salı

Böyle Buyurdu Nietzsche


Nietzsche kadar sözleri anlamlı ve aynı zamanda anlatılacak olan şeyi daha kısa bir şekilde anlatabilen bir yazar olduğunu düşünmüyorum dünyada. Bu yüzden nietzsche hakkında bir şeyler yazarken veya konuşurken kendi cümlelerimle onu anlatmaya çalıştığım zaman bir şeylerin eksik kaldığını çok rahat bir şekilde fark ediyorum ve hemen olaydan sonra ilk fırsatta o bahsedilen konu hakkında Nietzsche’nin kurduğu cümleyi aramak için kitaplarına saldırıyorum. Bunu yapmak benim için hem üzücü oluyor hem de çok zevkli oluyor çünkü her seferinde okuduğum cümlenin muhteşemliği bana büyük bir coşku veriyor. ‘’İşte bu lan!’’ diyorum. Şimdi burada Nietzsche’den bir takım sözler alıntılar yapacağım çünkü bu tarz şeyleri okumak benim için her zaman bir zevk olmuştur. Nietzsche kadar kaliteli bir şekilde kendimi anlatabilmek umuduyla, başlıyorum.

‘’Yanıtları olanlar için soru işaretleri’’ diyordu mesela ‘’Dionysos Dithyrambosları’’ adlı kitabındaki ‘’İşaret Ateşi’’ adlı şiirinde. Bu cümle,  okuduktan sonra hiçbir zaman aklımda çıkmamıştı mesela. Belki basit bir cümle ancak benim için ve tabii ki Nietzsche için ihtiva ettiği anlamlar sonsuzdu ve bu yüzden harikaydı.

Aynı kitapta ‘’Güneş Batıyor’’ isimli şiirde yüreğine sesleniyordu. Kurduğu cümleyle sadece kendi yüreğine seslenmemişti, benim yüreğime de seslenmişti: ‘’Güçlü kal benim cesur yüreğim! Ve sorma bana neden diye-‘’. Her zaman kendi yüreğime bu şekilde hitap etmek istiyorum ben de böylece. Ve yüreğim sözümü dinliyor bu sayede.

‘’Ün ve Sonsuzluk’’ adlı şiirin 3. bölümünde ise nasıl konuşmamız gerektiğini özetliyor: ‘’Büyük şeyler hakkında –görüyorum büyükleri- insan ya susmalı ya da büyük konuşmalı: büyük konuş, ey benim hazzın kucağındaki bilgeliğim!’’ İnsan ya susmalı ya da büyük konuşmalı gerçekten de.

‘’En Zenginin Yoksulluğu Üzerine’’ isimli şiirde ise adeta coşuyor ve coşturuyor: ‘’On yıl geçti –, bana tek damla düşmedi, ne ıslak rüzgâr, ne de sevginin çiy taneleri – yağmursuz bir ülke... Şimdi bir dileğim var bilgeliğimden, cimri olma bu kuraklıkta: sen taş yatağından, kendin terle çiy tanelerini yabanın çatlamış topraklarına sen kendin yağmur ol!’’. Ve şiirin son kıtaları da böyle devam ediyor: ‘’ On yıl geçti –, ve sana tek damla düşmedi, öyle mi? Ne ıslak rüzgâr? Ne de sevginin çiy taneleri? Ama kim sevebilirdi ki seni, sen, ey zenginlerin zengini? mutluluğun bütün çevreni kurutmakta, sevgiden yana yoksullaştırmada – yağmursuz bir ülke... Artık kimse teşekkür etmiyor sana, sen ise teşekkür etmektesin, senden her alana: zaten bundan tanıyorum seni, sen, ey en zengin, sen, en yoksulu bütün zenginlerin! Kurban ediyorsun kendini, zenginliğin acı çektirmekte–, Kendini harcıyorsun, Ne sakınıyorsun kendini, ne de seviyorsun: büyük acınla her dem zorlanmaktasın, onca korkunun, onca sıkışmış bir yüreğin acısı fakat artık kimse sana teşekkür etmemekte... Daha bir yoksullaşmalısın, sen, bilgeliksiz bilge! Sevilmek istiyorsan eğer. Yalnızca acı çekenlerdir sevilenler, sevgi verilenler, yalnızca açlık çekenlerdir: kendini armağan et önce, ey Zerdüşt! – Ben senin hakikatinim...’’

‘’Putların Alacakaranlığı’’na ise Nietzsche, pulara ‘’çekiçle sorular sormak’’tan bahsediyor önsözünde. Ayrıca önsözde ‘...bir davanın ortasında neşesini korumak, hiç de azımsanmayacak bir meziyettir: üstelik, neşeden daha gerekli ne vardır? Delice neşeden payını almamış hiçbir şey başarıya ulaşamaz. Ancak güç fazlasıdır, gücün kanıtı-’’ diyerek başlamıştır. Karşımızdaki zorluklarla hatta iğrençliklerle savaşırken aklımızdan çıkartmamamız gereken bir şeydir bu, delice neşe olmadan bir savaş belki sürdürülebilir ancak delice neşe ile o savaş neşeli bir şekilde sürdürülür. Bizim anladığımız şekilde olduğunu arkasından kurduğu cümleyle kanıtlıyor: ‘’yaralanmada bile iyileştirici bir güç vardır’’.

‘’Ne arıyor musun? On katına , yüz katına mı çıkmak istiyorsun? Yandaşlar mı arıyorsun? – Sıfırları ara!-‘’ Sıfırları aramalıyız. ‘’Kendine yardım et, sonra da herkes yardım eder sana.’’

‘’Kadının derin olduğu kabul edilir – neden? Çünkü asla inilemez onun temeline. Kadın, sığ bile değildir henüz.’’

Nietzsche’nin ahlaksızlık kavramına da değinelim. Ahlaksız derken, ahlaklı olmayanları değil, ahlakı kabul etmeyenleri kastediyor ve şunu söylüyor: ‘’Biz ahlaksızlar erdeme zarar mı veriyoruz? – Anarşistlerin, hükümdarlara verdiğinden daha az.’’ Hükümdarlar anarşistler sayesinde tahtlarına daha sağlam otururlar.

‘’Tenselliğin, tinselleştirilmesi aşktır... Bşr başka zafer de, düşmanlığı tinselleştirmemizdir. Bu zafer düşmanlara sahip olmanın derin değerini kavramaya dayanır...’’

‘’Özellikle yeni bir yaratım, örneğin yeni bir krallık, dostlardan çok düşmanlara gerek duyar: ancak karşıtlık içinde kendini zorunlu hisseder, ancak karşıtlık içinde zorunlu olur... ‘’içimizdeki düşman’’a da farklı davranmayız: düşmanlığı orada da tinselleştirmiş, orada da değerini kavramışızdır. Ancak çelişki dolu olmak pahasına verimli olunur; ancak ruhun gevşememesi, huzuru özlememesi koşuluyla genç kalınır...’’

‘’...Ahlaksal gerçekler diye bir şey yoktur. Ahlaksal yargının, dinsel yargıyla ortak yanı: olmayan gerçeklere inanmasıdır. Ahlak belirli fenomenlerin yalnızca bir yorumlanışıdır, daha doğrusu, bir yanlış yorumlanışıdır.

‘’Düşünmeyi öğrenmek: ...düşüncenin de dans etmenin gerektirdiği gibi, bir tür dans etmek olarak öğrenilmeyi gerektirdiğinin... Tinsel alandaki hafif ayakların tüm kaslara zerk ettiği o ince ürpertiyi... ...kendi deneyiminden bilen var mı hala?’’

‘’Naif bir biçimde ‘’Ben artık beş para etmem’’ demek yerine, der ki dekadansın ağzındaki ahlak yalanı: ‘’Hiçbir şeyin değeri yok- yaşam beş para etmez’’.

‘’Birinci temel ilke: güçlü olmak zorunda olunmalı, yoksa asla güçlü olunmaz.’’

‘’...yeri gelmişken, Dostoyevski kendinde öğrenecek bir şeyler bulduğum biricik psikologdur: yaşamımın en güzel şanslarından biridir. Stendhal’ı keşfedişimden de güzel. Sığ almanları hor görmeye on kat hakkı olan bu  d e r i n  insan, aralarında uzun süre yaşadığı, çoğu ağır suçlulardan oluşan, topluma yeniden karışmaları artık olanaksız Sibirya mahkumlarını, kendi beklediğinden de çok farklı bulmuştu – hemen hemen Rus toprağında yetişen en iyi, en sert, ve en değerli ağaçtan yontulmuşlardı. Suçlu örneğini genelleştirelim: herhangi bir nedenle, toplum tarafından onaylanmayan, iyi, yararlı bulunmadıklarını bilen karakterleri düşünelim, - eşit olunmadığına, dışlanmış, değersiz kirli kabul edildiğine ilişkin o çandala duygusu. Tüm bu kararkterlerin düşünceleri ve eylemleri, yeraltına ait olanın rengini taşır; her şey, varoluşları gün ışığında olanlarınkinden daha soluktur onlarda.’’

‘’Sık sık soruluyor bana, neden Almanca yazıyorum diye: başka hiçbir yerde, anavatanımdaki kadar az okunmuyorum oysa. Peki kim söyleyebilir ki, bugün okunmayı arzu ediyor bile olduğumu? – Zamanın, dişlerini üzerlerinde boş yere denediği şeyler yaratmak; biçimiyle, tözüyle, küçük bir ölümsüzlük için çabalamak – kendimden daha azını bekleyecek kadar mütevazı olmadım şimdiye kadar. Almanların arasında ilk ustası olduğum aforizma, özdeyiş, ‘’bengiliğin’’ biçimleridir; benim hırsım, başkalarının bir kitapta söylediğini on cümlede söylemektir – başka herkesin bir kitapta söyleyemediğini... İnsanlığa sahip olduğum en derin kitabı, Zerdüşt’ümü verdim: çok yakında en bağımsız kitabımı da veereceğim.’’

‘’Gizemler öğretisinde acı kutsaldır: ‘’doğuran kadının sancıları’’ genel olarak acıyı kutsallaştırır, oluş ve büyüme adına ne varsa, geleceği güvenceleyen ne varsa, acıyı gerektirir... Yaratma zevki olması için, yaşama istencinin kendini sonsuza dek olumlaması için, ‘’doğuran kadının çektiği sancının’’ da sonsuza dek var olması gerekir... Tüm bu anlamlara gelir Dionysos sözcüğü...’’

‘’Şen Bilim’’ ise beni, kitabın temel olarak anlatmak istediklerinden çok; yazarın iç dünyasını yansıtması açısından ilgilendiriyordu. Örneğin: ‘’ Kendileriyle ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bu yüzden başkalarının mutsuzluğunun resmini yapıyorlar duvara. Her zaman başkalarına muhtaçlar. Bağışlayın dostlarım duvara kendi mutluluğumun resmini yapacak cesaretim var.’’ diyordu Nietzsche.

Benim, düşünmek ve yazmakla ilgili olarak kafamdaki cevapların yerine soru işaretleri oluşmasını sağlayan ise, kitabın şu kısmıydı: ‘’Peki öyleyse neden yazıyorsun? A: Elinde mürekkebe batmış tüyden kalemiyle düşünenlerden değilim, hele koltuğuna gömülüp önündeki kağıda boş gözlerle bakan, mürekkep hokkasını açmadan önce kendini tutkularına terk edenlerden hiç değilim. Tüm yazılara kıza ya da onlardan utanırım; bana göre yazmak doğanın çağrısıdır – ondan konuşmak, mecazii anlamda bile olsa, itici geliyor bana. B: Peki neden yazıyorsun öyleyse? A: Evet, dostum, bunu güven içinde söylüyorum: Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım. B: Peki neden kurtulmak istiyorsun onlardan? A: Neden mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim. B: Tamam! Tamam! ‘’

Chamfort: ‘’Ah dostum, yüreğin kırılmak ya da çelikten olmak zorunda olduğu bu dünyanın sonuna geldim.’’