12 Ekim 2019 Cumartesi

Teori vs Pratik


Bir fikir sahibi olmak ve bu fikri yaşamının içinde yoğun bir şekilde hissetmek. Yani sadece teorik olarak değil pratik olarak da o fikri benimsemek. Bu, anlatması çok zor bir konu. Ancak şöyle söyleyebilirim; evrim teorisine inanıyorsundur ama hala aklında ulan nasıl olacak bu değişimler diyorsundur. Ama aynı zamanda da evrimin doğru olduğuna fikirsel olarak yani teoride gerçekten hiçbir şüphe olmadan inanıyorsundur. Bu senin teorik dünyandadır. Ama pratik dünyan senin buna inanmana izin vermez. İnandığını söylemene izin verir ama inanmak ve benimsemek elinde değildir. Kuantum teorisini anlamak gibi bir durum. Madde, karşı madde evet. Ama pratik dünyada durumlar aynı olmuyor. Aklına bile gelmiyor belki de bu durum.

 

Komünizm istiyorsun ama olay pratiğe gelince bir evim olsun, sokakta sürekli müzik çalmasın, özel alanım olsun diyorsundur ama her ortamda da kapitalizme lanet ediyorsun. Teorik dünyanda komünist, sosyalistsin ancak pratik dünyada şüpheye yer vermeyecek derecede kapitalistsindir ve bu durumdan oldukça memnunsun.

 

Teori dünyanda çok entelektüel bir adamsındır birçok kitap okumuşusundur. Halkın şiveli konuşmaları sana hoş gelmez. Küfürden nefret edersin. Ancak durum pratiğe geldiği zaman, yani düşünceden uygulamaya geçtiği zaman olay. Okuduğun kitapların hiçbirisini hatırlamazsın belki içlerinden bir iki cümle eklersin konuşmalarına. Ama pratik olarak etkisizdir yine de. Şiven olmamasına rağmen arada ağzından şiveli konuşma kalıpları kaçar gider ve bu hoşuna da gider. Küfür zaten hak getire. Habire ona orospu çocuğu buna piç kurusu diye söversin ve rahatsız da olmazsın bundan.

 

Tüm bu olaylarda bahsedilen şey eylemlerimizle teorik olarak kafamızda kurduğumuz ‘’olması gereken dünya’’mızın sürekli bir çatışmasıdır. Ya kafamızda kurduğumuzu teorik dünyamız fazlaca abartılı veya bunları kafamızda kursak bile gerçekleşeceğine inanmıyoruz, sadece bunları düşünmek bize mutluluk veriyor. Bir çocuğun küçükken süper kahraman olduğunu düşünmesi gibi. O hayalle yaşamak ona yeter. O demir adamdır artık. Kimse ona dokunamaz bile. Ama tek başınayken demir adamdır. Bir başkası ortama girdiğinde zırhı etkisiz hale gelir. Yani kral çıplak olur. İşte bizim de teori dünyamız yani aslında öyle olsa süper olur diye düşündüğümüz ama asla gerçekleştirmediğimiz hatta ve hatta gerçekleştirmek için hiç çaba sarf etmediğimiz tüm o kurgularımız da bir çocuğun süper kahraman olmak hayalleriyle eşdeğerdir. Yani bir nevi kendini olumlama olarak ortaya çıktığını söyleyebiliyorum.

 

İnsan yalnız kalabilen bir varlık. Yalnız kalması zor olsa bile. Yalnız kalmaya alıştıktan sonra yalnızlık kadar rahat etiği hiçbir alan kalmıyor insanın. Neden?

 

Az önce bahsettiğimiz pratik ve teorik dünya arasındaki çatışmayı yaşamadığı veya minimum düzeyde yaşadığı için. Yalnızken kendisinin mutlu olduğunu söylüyordur. Doğrudur da. Ama neden mutludur? Çünkü kendine taktığı demir adam zırhını çıkaracak kimse yoktur artık. Kral çıplak değildir. Kral, demir adamdır ve bunun aksini söyleyebilecek kimse de yoktur. Demir adam zırhını çıkarmak zorunda kalmadığı için de mutludur yalnız kişi.

 

Yalnız kişi yalnızlığına devam ettiğinde ise bir noktadan sonra giydiği zırhı başkalarının yanında da giymeye devam eder. Kendisi demir adamdır, evet bu harika ancak başkaları ona baktığında sadece ve sadece don kişot’u görecektir. Ve bununla eğleneceklerdir. Ve bizim don kişot, bir noktadan sonra buna da alışacak ve uyumlanacaktır. Hiç umursamadan demir adam olmaya devam edecektir. Sağa sola ateş etmeden sadece zırhıyla yürüyen bir demir adam olacaktır ama. İşte bu noktada, yani don kişot olarak görünmeyecek bir demir adam, zırhını insanlardan gizleyen bir demir adam, gerçekten insanların arasında da mutlu olacaktır.

 

Kendi teorik dünyasını pratiğe de geçirebilmiştir artık. Ancak bunu yapmak için geçtiği yollar gerçekten zahmetli olmuştur. Kendi teori dünyasını pratiğe de geçirebilmesinin en önemli sebebi ise gerçekten kendi yarattığı teoriye inanmış olmasıdır. Kendi teorik dünyasını yalnızken bile olsa hiçbir gedik olmayacak şekilde gerçeğe çevirmiştir. Yalnızken yapması mühimdir bunu çünkü yalnızken bunu bozabilecek hiç kimse yoktur ortada. Yani teorisini sadece kendisi bozabilir ve düzeltebilir. İşte düzelttiği vakit, hem elinde harika bir teori dünyası kalmış olacak hem de bunu tek başına pratiğe koyduğu için etrafında insanlar olduğu zaman da bunu uygulayabilecek. Ne kadar insanlar onu ilk başta don kişot olarak görecek olsa da. İnsanlara, kendi mücadelesini anlattıkça insanlar böyle bir düşünsel zeminden mahrum olduklarını anlayacak ve ona saygı duymaya başlayacaklardır. Hatta ve hatta don kişot olarak gördükleri kişiye imtinala bakarak kendi demir adam zırhlarını da o kişiye kafalarında giydireceklerdir. Kendi teori dünyalarındaki kişiyle bağdaştıracaklardır onu.

 

İnsanın kendi teorik dünyasının pratiğe uyumunun evrelerini anlattık. Şimdi geriye nasıl bir teorik dünyanın kurulması gerektiği kalıyor. Öncelikle kant ahlakı olmalı ancak tek başına yetmez aynı zamanda Nietzsche’nin de ahlak anlayışını eklemeliyiz buna. Bir duruş, kaybetmekten korkmayan bir yaklaşım, faydacılıktan tiksinen bir yapı, ödül için küçülmemek, kendine güvenmeyi öğrenmek, Beethoven gibi sağır olmak, kendi köprünün kazanacağını bilmek, sanatçı olmak, değer oluşturmak yani rozet takmak, tahakküm karşıtı olmak vs…

 

Bu gibi teorik dünyasında yaşayıp da her hareketini buna göre düzenleyen bir insanın karşısında kimse duramaz ama daha da önemlisi bu insan, kendisini tanıyordur artık. Asla ve asla savrulmaz. Asla ve asla yanlış bir şey yapmaz, yapsa bile neden yanlış olduğunu anlar ve düzeltir. Onun kusursuz teori dünyasında yanlışa yer yoktur. Ve onun pratik dünyası da teorik dünyasıyla aynı olduğu için onun pratik dünyasında da yanlışa yer yoktur.

 

İşte bu nokta önemli. Hepimizin teorik dünyası vardır ama hiçbirimiz onu pratik dünyamızla uyumlayamaya çabalamayız hatta pratik dünyaya uyumlamayı da geçiyorum kendimizle bile uyumlamayız onu. Çünkü ‘’gerçekleşmeyecek bir düşünce işte’’ ve ‘’arada bir sızlanmamız için bir fırsat daha’’ olarak görürüz onları ama aslında yapmamız gereken teorik dünyamızı ilk başta bizim uygulamamızdır. Böyle de yaşanır, hatta asıl böyle yaşanır diyebilmemizdir.

 

Teorik dünyamızı yaşamaya başlamamız için yalnız kalmak ise en güzel ortam olur elbette.

 

 Yalnızlığına dön dostum…

8 Ekim 2019 Salı

Kendime Düşünceleri Unutmak


Kendime Düşünceleri Unutmak

 

Bir trajediden bahsedeceğiz bugün. O denli üzücü ki oturup saatlerce ağlayabilirim bunun için. Evet. Konumuz kendi oluşturduğun, bulduğun ve gerçekten de dehşet şekilde sana yararı olan düşüncelerini unutmak. Lanet olsun. Hayır, ağlamıyorum sadece biraz duygulandım.

 

Bu o denli üzücü ki insana kendisini hem aptal hissettirirken hem de zeki hissettirebiliyor. Zeki hissettirme sebebi zaten şuanda unutulan düşünceyi bulan kişinin biz olmamız. Bu bize faydalı bir düşünce bulduğumuz için zeki hissettiriyor. Ancak kazın diğer ayağına baktığımız zaman da tam bir aptal olduğumuzu hissediyoruz. Nasıl bir insan sadece ve sadece kendisinin düşündüğü, bulduğu, uyguladığı ve fayda gördüğü bir düşünceyi; hatta ve hatta hayatını değiştiren düşünceyi unutabilir. Tanrı demek istiyorum kendime. O kadar bile ileri gidebilirim. Bilmeyenler için söyleyeyim: Tanrı bir küfürdür bizde. Evet.

 

Ne yaparsan yap en iyisini sen biliyormuşsun gibi yap ve ben dünyaları yaratmış bir filim sense cılız bir dere. Bu kadar ulan. Bunu nasıl unutabilir ki insan. Ancak unutuluyor işte. Hatta 3-4 ayda bir kere bile aklına gelmeyebiliyor. Gördüğü ilk çıkışta yıllardır kazdığı tünelden çıkıp o tünelde edindiği tüm tecrübelerini unutan bir adam gibiyiz. Evet, tünelden çıktık ama tekrar tünele girebiliriz. Bu çok açık. Ne demek tünelde edindiğin tecrübelerin hepsini yok saymak. Bu bir eblehlik. Evet.

 

Şuanda bu yazının başlığını değiştirip ‘’kendi düşüncelerini unutmak’’ yerine ‘’kendime düşünceleri unutmak’’ yapmaya karar verdim. Hem Marcus Aurelius’a bir gönderme yapacağız. Hem yazıya başlama amacımızı hatırlatacak bize ki bu amaç wp’dan kendime gönderdiğim yazıları birleştirme amaçlı bir yazıydı. Ve en önemlisi de başta bahsettiğim trajediye bir gönderme yapacak. Kendime düşünceler. Ama yine unutulacak düşünceler belki de. Hatta kendi düşüncelerini unutmanın acısını düşündüğünü de unutmak. Ha ha.

 

‘’Fazla bıkkınlığın, keyifsizliğin, can sıkıntısının – dostlar, kitaplar, ödevler, tutkular içermeyen bir yalnızlığı beraberinde getirmesi gereken tüm bunların – ödülü olarak, kendine ve doğaya en derin dönüş için çeyrek saatler alınır. Can sıkıntısından tamamen kaçan, kendisinden de kaçmaktadır: en içteki pınarından çağlayan en güçlü ferahlatıcı suyu asla içemeyecektir.’’

 

‘’Gizemler öğretisinde acı kutsaldır: ‘’doğuran kadının sancıları’’ genel olarak acıyı kutsallaştırır. Oluş ve büyüme adına ne varsa acıyı gerektirir. Yaratma zevki olması için, yaşama istencinin kendini sonsuza dek olumlaması için ‘’doğuran kadının çektiği sancının’’ da sonsuza dek var olması gerekir. Tüm bu anlamlara gelir Dionysos sözcüğü.’’

 

‘’Tragedya, Helenlerde Schopenhauer’in anladığı gibi bir kötümserliği kanıtlamaktan çok uzaktır. Böyle bir kötümserliğin kesin reddedilişi ve karşı mercii olarak kabul edilebilir ancak. En tuhaf ve en sert sorunlar karşısında bile yaşama evet demek; yaşamın en üstün tiplerinin kurban oluşunda, kendi tükenmezliğinden sevinç duyan yaşama istenci – buna Dionysos’ça dedim ben, bunu keşfettim. Korkudan ve acımadan kurtulmak için değil, kendini, tehlikeli bir duygulanımdan, onu şiddetle boşaltarak arındırmak için değil: tersine, korkunun ve acımanın ötesinde, bizzat oluşun bengi hazzı olmak, yok etme hazzını da içinde barındıran o haz. ‘’

 

‘’Türk aydını, dış dinamiğe aşırı önem ve ağırlık veriyor. Kendisini anlamayı dışarıdan tutulan bir aynada arıyor, kendisini kanıtlamayı dışarıda basılmış bir yazıda buluyor, kendisini düşünmeye dışarıda telaffuz edilmiş bir sözle başlıyor, dışarıda eli sıkılmamış bir yurttaşını ‘’adam’’ yerine koymuyor; bütün çirkinlikleri ve bütün güzellikleri dışarıdan bekliyor.’’ Şimdi bu metindeki Türk aydınını çıkar ve onun yerine kendi adını koy ve tekrar oku bakalım.

 

‘’Düşüncenin de dans etmenin gerektirdiği gibi, bir tür dans etmek olarak öğrenilmeyi gerektirdiğinin . Tinsel alandaki hafif ayakların tüm kaslara zerk ettiği o ince ürpertiyi, kendi deneyiminden bilen var mı hala?’’

 

‘’Her biçimde dans etmek, seçkin eğitimin dışında tutulamaz, ayaklarla, kavramlarla, sözcüklerle dans edebilmek; kalemle de dans edebilmek gerektiğini söylememe gerek var mı hala – yazmayı öğrenmek gerektiğini?’’

5 Ekim 2019 Cumartesi

Fiko??


Sabahın tam üçündeyim. Dertlerin en gücünde değilim ama. İçimdeki derin sancı, tasko. En sonunda ben de sevdim şimdi beni sakın kurtarma gönül. İçimizdeki derin sancının aslında olmadığının keşfi. Bu bizim en büyük keşfimiz oldu. Bunu keşfetmek bize oldukça fazla şey kattı ancak yüce önder Schopenhauer’in dediği gibi sancının geçtiği her an yakamıza yapışan can sıkıntısı var. Bundan kurtulmak mümkün mü? Bunu da binlerce yıllık zen budizminde bulmalıyız belki ama Nirvana denilen lanet şey. Tanrı değil de nedir bu? Bundan da sakınmalı mıyız? Her neyse, ne amaçlıyordu acaba bu öğreti? Sessizliğin ortasında kımıldamadan ve hiçbir şey düşünmeden saatlerce durmamızı söyleyen o öğreti bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Düşünür gününün en azından 1/3’ünü insanlardan, tutkularından, kitaplardan uzak geçirmesi gerekir. Bunun haricinde nasıl düşünür olur ki o? Cevapları olanlar için soru işaretleri. Peki cevapları olmayanlar ne yapacak? Soru işaretleri olanlar için daha fazla soru işareti. Sorum yok soranım yok…

 

Her gecenin sabahı, her kışın baharı, tan kızıllığı. İyinin ve kötünün ötesinde buldum eşsiz dünyamı. Acıma, nihilizmin pratiğidir. Kimse hiçlik demez ama ona. Kimisi tanrı der kimisi günahtan kurtuluş kimisi de Nirvana der. Hiçlik. Hiçliğe açılan savaşın fedaileriyiz biz. Ne demiştik. Dionysos. Esriklik. Bunu koymuştuk hiçliğin karşısına. Hiçlik karşısında bir tanrı. Hiçliğin gücünü de görüyoruz buradan. Hafife alınamayacak denli güçlü. Tarih, büyük düşmanımız.

 

Bir teori oluşturmak bir teoriye bağlanmaktan kat be kat zordur. Bu yüzden ayaktakımı peşine düşer görkemli öğretilerin. Biz Zerdüşt’ün peşindekiler, ayaktakımı olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Biz de mi ayaktakımıyız? Cevap, katı bir yürek dürüstlüğüyle, evet. Biz de ayaktakımıyız. Bizim peşinde olduğumuz fikrin önemi yok. Peşinde olmak ayaktakımının işidir. Yol arkadaşlarımız olabilir bizim ancak. Ama peşinde olduğumuz birisi veya bir düşünce bizi bitirir. Biz düşünürüz. Düşünce, kendi düşündüğümüzdür. Bir başkasının açtığı yolu tekrardan yürümek değildir. Bir yol açmaktır. Kendi kazımızı yapmalıyız. Ayrıca tek başına çıkmamız da yetmez, biz çıkış kapısı olmalıyız.

 

Kitaplardan uzak durmalıyız mesela. Bunu becermek biz entelektüellerin en büyük imtihanıdır. Biz bununla sınanırız. Ayaktakımından tek farkımız bir bilgi kütüphanesi olmaksa eğer, ayaktakımından gerçek bir farkımız olduğunu söyleyemeyiz.

 

En yükseklerden aşağı bakmayan kimsenin Nietzsche’yi anlayabileceğini düşünmüyorum demiştim. Şimdi tekrar ve daha güzel söylüyorum. En yükseklerden bakmayanın beni anlayabileceğini hiç düşünmüyorum.

 

İnsan övgüsü nedir? En nihayetinde kendimize açtığımız kredidir. Kendimize açtığımız kredi ile yaşamak. Bunu öğrendik üstattan. Yol arkadaşları demiştik. Yol arkadaşlarımız kıymetlidir bizim. Yürüdüğümüz yolda yalnız olmadığımızı hatırlatan insanlar vardır bize. Bu insanları ilahlaştırmak, onlara yapacağımız en büyük ihanettir. Çünkü bunu yaptığımız anda yani onların açtığı yolu tek ve mutlak yol olarak ele almak aslında kendi savaştığımız kişilere dönüşmemiz demektir.

 

Düşüncenin gelmesini beklemek mi gerekir? Düşüncenin gelmesinin yollarını aramak mı? Bu bizim yolumuz olabilir. Düşünmeyi öğretmek. Öğretmeden önce öğrenmek gerek. Öğrenmeden öğretmeye kalkmak aldatmaktır. Öncelikle kendini aldatmaktır. Aldatmak, kendini aldatmaktır.

 

Kafamızın içinin boş olması bizim suçumuz değildir. Ancak bunu fark ettikten sonra hala kafamızın içinin boş olması tamamen bizim suçumuzdur. Ne yapacağız, suçu başkalarına atmaya devam mı edeceğiz? Sonsuz döngüye mi gireceğiz böylece. Tüm suçu başkalarına yükleyerek kendi sorumluklarımızdan kaçmak. Sorumluluktan kaçmanın en sinsi yoludur. Sinsilik, kendini kandırmaktır.

 

İnsanın sürekli bir şeyler bulması kendisine yaptığı bir kötülüktür. Top oynamak insanlığı tekmelemektir. Topa atılan her tekme kendi insanlığına, düşüncelerine atılan bir tekmedir aynı zamanda. Müzik dinlemek, aklın tellerini koparmaktır. İnsanlarla konuşmak düşünceyi kocakarı sohbetine maruz bırakmaktır. Müzik durdu. Top patladı. Akıl çarkları dönüyor.

19 Eylül 2019 Perşembe

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar (57)


İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. Bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

İşte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. Bu yüzden Seneca'nın söylediği çok doğrudur: Omnis stultitia laborat fastidio sui (Ep.

Sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Sınırlı kafaların, can sıkıntısına çok maruz kalıyor olmalarını nedeni, onların zihninin, istençlerinin konularının ortamı olmaktan daha fazla bir şey olmamasıdır. İmdi, eğer ortada ele alacak bir konu yoksa, istenç dinlenir ve zihin bayram eder; biri de öteki gibi kendi kendine etkinlikte bulunamadığı için, bunun sonucunda insanın tüm kuvvetleri müthiş bir durgunluk içine –can sıkıntısına– düşerler. Bunun üstesinden gelebilmek için, istencin önüne, onu uyandırmak ve böylelikle bu konuyu kavrayacak zihnin de etkinliğe geçmesini sağlamak için, küçük, salt geçici ve gelişigüzel kabul edilmiş konular sürülür. Bu konular gerçek ve doğal konular yanında, gümüş paranın yanındaki kâğıt para gibidirler; çünkü geçerlilikleri sadece keyfi olarak kabul edilmiştir: Bu tür konular, sözü edilen amaca yönelik olarak uydurulmuş, iskambil vb. oyunlardır. Bu oyunlar olmazsa, sınırlı insan çareyi eline ne geçirdiyse şıkırdatmakta ve tıngırdatmakta bulur. Sigara da seve seve düşüncelerin yerine koyacağı bir şeydir. Bu yüzden tüm ülkelerde, tüm toplumun baş uğraşısı iskambil oyunu olmuştur: Bu oyun topluluğun değerinin ölçütüdür ve tüm düşüncelerin iflasıdır. İnsanların birbirleriyle alışverişte bulunacakları düşünceleri olmadığı için, iskambil kâğıdı alıp verirler ve birbirlerinin parasını almaya çalışırlar. Ah, acınası insanoğlu!

Aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar: Bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zekâ fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. Çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam da sürdürürler. Salt bir boş zaman, yani istencin hizmetinde uğraşıda bulunmayan zekâ, bunun için yeterli değildir; gerçek bir kuvvet fazlalığı gereklidir: Çünkü ancak bu fazlalık, istencin hizmetinde olmayan, salt zihinsel bir uğraşıyı sürdürebilir: "Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir" (Seneca. Ep., 82). Ama bu fazlalığın küçük ya da büyük oluşuna göre, gerçek yaşamla, öncü entelektüel yaşam arasında, salt böcek, kuş, mineral, madeni para biriktirmekten ve betimlemekten, şiir sanatının ve felsefenin en yüksek başarımlarına dek uzanan sayısız basamak vardır. Böyle bir entelektüel yaşam, salt can sıkıntısına karşı değil, onun yıkıcı sonuçlarına karşı da korur. Yani kötü topluma ve insanın mutluluğunu bütünüyle gerçek dünyada aradığı zaman içine düştüğü çok sayıda tehlikeye, musibete, yitime ve savurganlığa karşı bir koruma duvarı oluşturur. Örneğin felsefem bana asla bir şeyler getirmedi, ama çok şeyi benden uzak tuttu.

Buna karşılık normal insan, yaşamından haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere, mala mülke, mevkiye, kadınlara ve çocuklara, arkadaşlara topluma vb. muhtaçtır; yaşamının mutluluğu bunlara dayanır: Bu yüzden, onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için, ağırlık merkezinin kendi dışında olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu yüzden sürekli değişen istekleri ve kaygıları vardır: Olanakları izin verdiğince, kâh çiftlikler, kâh atlar satın alır; kâh şölenler verir, kâh yolculuklara çıkar, ama genel olarak her türlü nesnede bir tür dışsal yetinme aradığı için, büyük bir lüks içinde yaşar; tıpkı zayıf düşmüş bir kimsenin, asıl kaynağı kendi yaşama enerjisi olan sağlığına ve gücüne, et suyu içerek ve eczanelerden aldığı haplarla ulaşmayı umması gibi.

Böyle içsel zenginliğe sahip birisi artık dışarıdan, olumsuz bir armağandan, yani kendi zihinsel yeteneklerini eğitebilmek ve kendi içsel zenginliğinin tadını çıkarabilmek için özgür boş zamandan, demek ki aslında tüm yaşamı boyunca her gün ve her saat bütünüyle kendi başına olabilme izninden başka bir şeye gereksinmez. Bir kimsenin yazgısında zihninin izini tüm insan soyuna bırakmak varsa, o zaman onun için yalnızca tek bir mutluluk ya da mutsuzluk, yani yeteneklerini eksiksiz bir biçimde eğitebilmek ve yapıtlarını tamamlayabilmek ya da bunları yapmaktan alıkoyulmak söz konusudur. Onun gözünde başka her şey önemsizdir. Bundan dolayı, tüm zamanların büyük kafalarının, kendisiyle baş başa kalmaya en büyük değeri verdiklerini görüyoruz. Çünkü böyle biri, kendisiyle baş başa kalmaya, kendi kendisine verdiği değeri verir. "Mutluluk, kendi kendinle baş başa kalmakta görünüyor" diyor Aristoteles (Nikomakhos'a

zihinsel açıdan en sınırlı insanın aslında en mutlu insan olduğu, yeterince sıklıkta öne sürülmüş ve bu kanıtsız da kalmamıştır; yine de kimse onun bu mutluluğunu kıskanmak istemez.

aileden gelen zenginlik içinde doğan birisine, bu zenginliğin vazgeçilmez bir şey, olası biricik yaşamın unsuru, solunan hava gibi önemli bir şey olarak görünmesi olsa gerektir; bu yüzden o, zenginliğe de yaşamına gösterdiği özeni gösterir, bunun sonucunda genellikle düzeni sever, dikkatli ve tutumlu davranır. Buna karşılık, yoksul bir ailede doğan birine, bu yoksulluk doğal durum olarak, daha sonra bir biçimde ulaştığı zenginlik ise geçici, sadece tadını çıkarmaya ve saçıp savurmaya yarayan bir şey olarak görünür; zenginlik yok olduğunda, yine eskisi gibi, onsuz da yaşanır ve bir dertten daha kurtulmuş olunur. Burada Shakespeare'in dediği gibi: Dilenci, atını çatlatıncaya dek koşturduğuna göre, Deyim doğrulanmış olmalı.

Kızlıklarında yoksul olan kadınların, zengin bir çeyiz getirmiş olanlardan daha talepkâr ve daha savurgan olmaları da, bu insani özellikle açıklanmalıdır; zengin kızların çoğu beraberlerinde sadece sermaye değil, bu zenginliğin korunmasına yönelik, yoksullardakinden daha büyük bir gayreti, yani kalıtımsal bir dürtüyü de getirirler.

Ama yine de ben, yoksul bir kızla evlenen birine, ona sermayeyi değil sadece geliri miras bırakmasını, özellikle de çocukların servetinin kadının eline geçmemesine özen göstermesini tavsiye ederim.

herhangi bir bilimi iyice öğrenip, hiç olmazsa bu bilimi geliştirme olanağını bile açmayan bir kimse, doğuştan gelen servetiyle bir avaredir ve hor görülmeye layıktır. O da mutlu olmayacaktır: Çünkü açlıktan uzak olma, onu insan sefaletinin öteki kutbunun, can sıkıntısının eline düşürmüştür, bu kutup ona öyle işkence eder ki, açlıkla uğraşsaydı daha mutlu olurdu. Ama tam da bu can sıkıntısı onu kolayca, layık olmadığı avantajları elinden alan garipliklere yöneltir. Gerçekten de çoğu kimse, sırf, para sahibi olduklarında, kendilerini ezen can sıkıntısını bir anlığına olsun gidermek üzere bu parayı harcadıklarından ötürü yokluk içine düşmüşlerdir.

11 Eylül 2019 Çarşamba

Bir Ömür Nasıl Yaşanmalı


Bir Ömür Tarihle Yaşanır mı?

 

İlber hocamın kitabına açıkça bir gönderme var. Evet, selam çakmışlar. Ha ha.

 

Bir ömür nasıl yaşanmalı’yı aklıma getiren şey Prosper Merimee’nin Carmen’i oldu. İlk başta kadınlar hakkında bir takım tespitler olarak baktığım kitaba bir anda istemsizce bambaşka bir gözlükle bakmıştım. Bu, aşkından her şeyi berbat eden bir adamın hikayesi miydi yoksa hayatını mükemmel bir şekilde yaşayan Carmen’in hikayesi miydi? Evet, kitabın adı Carmen olabilir ancak hikayeyi anlatan kişi Carmen olmadığı için ilk başta kitaba böyle bir perspektiften bakmak zorlaşıyor. Ancak bir noktada adamın düştüğü iğrenç çukuru görüyorsunuz. Ve onu oraya düşüren kişi Carmen değil. Evet, Carmen’le alakası yok bunun; bu tamamen kendi sorumluluğu. Ancak adam ve ahmaklıkları bizi asıl ilgilendiren şey değil. Bizi asıl ilgilendiren Carmen ve onun mükemmel yaşamı.

 

Carmen aşığına hiçbir zaman yalan söylemiyor. Başkasını sevdiğini bile açıkça söylüyor. Ben özgürüm diyor ve bu açıdan hiçbir taviz vermiyor. Hatta öyle ki beni öldürmeye hakkın var ama ben seni sevmiyorum artık diyor. Ahlaksız birisinden, sürekli birilerini dolandıran birisinden beklenemeyecek bir laf değil mi. Ancak ahlaklı ve özgür bir birey olmanın önemini gözler önüne seriyor. Hırsızlık yapacağı kişileri zenginlerden seçiyor.

 

Bir özgürlük hikayesi. Bir nasıl yaşanılmalı öyküsü. Ya da bunu ben çıkarıyorum kafamdan. Buna mı ihtiyacım var acaba şuan. Nasıl yaşanmalı? Heyecan lazım ancak heyecan azalıyor. İsteklerimizi gerçekleştirmeyen sevgilimize kızmamızın haksızlığını kanıtlayan hikayedir Carmen. Budur. Özgür birey olmanın önemidir. Kimse üzerinde tahakküm kurmamak gerektiğini bize anlatır. Birisinin üzerinde tahakküm kurmaya çalışıldığında asıl tahakküm kurulanın kendimiz olduğunu anladığımız öyküdür bu.

 

Ne diyor aşığımız. Bana defol dediğinde, çekip gidemedim. Ha ha. Acizliğe bak. Benim ol diye sürekli ısrar ediyor ve Carmen de sürekli onun olduğunu anlatıyor ancak adam buna inanmıyor ve sürekli bir tahakküm kurma çabası içinde direnip duruyor. Carmen de kural koyuyorsan şunu bil ki ben o kuralı yıkacağım diyor. İşte bu. Bu, olması gereken özgürlük. Özgürlük budur lan işte. Bağırmak istiyorum.

 

Aşk, ıstırap veya hüzün değil. Özgürlük. Gerçekleri yüreklilikle, kaybetmeyi bilen bir yüreklilikle -yani zorbaca bir yüreklilikle değil- söylemeyi bilmenin önemidir bu. Bu hem kişisel ahlaktır hem de kişisel özgürlük duygusudur. Kendimize açıklayabileceğimiz eylemlerimiz için şart koştuğumuz iki ilke. Özgürlük ve ahlak. Sadece kendi özgürlüğümüzü gözetmek değil. İnsanların da özgür olduklarını bilmek. Ve onların da hayatlarında her şeyi yapmaya hakları olduklarını bilmek. Sizi kahretse bile bunu kabul etmek. İşte budur. Yıkılmayan adamın da dediği gibi: Gözlerime mil çekerim, yüreğimi dağlarım, adını bir daha anmam, ara sıra ağlarım, ama asla yıkılmam. İşte bu lan! Arka planda State of siege 2 açılmalı bu satırlar okunurken. Evet.

 

Aptal çocuk, ben şeytanım, benim peşimi bırak, senin hayatını rezil ederim ben. Bunu kim söyleyebilir ki? Ancak ve ancak özgür ve ahlaklı birisi söyleyebilir. Seni seviyorum, sen de beni seviyorsun ancak beni bırakmalısın çünkü tehlikeliyim. İşte bu. Bu gerçeklerin yiğitçe söylenmesi. Kaybedecek çok büyük şeylerin olmasına rağmen doğruları söylemek. Kaybetmekten korkmamak. Açıkça benim hayatımın kuralları var demek bu.

 

İnsan şeytanlara inanmaz, ancak ve ancak faust gibi ahlaklı bir şeytana inanır insan. Kendi kuralları olan ve bunları asla çiğnemeyecek bir şeytana. Bu şeytan kendi dünyasını kurmuştur çünkü tanrıya gereksinimi yoktur onun. Tanrıyı arayanlar artık onu bulabilirler. Ve bir tanrı da bir başka tanrıyı arayabilir elbette. Ölümlülerle de birlikte oluyor diye tanrıları kaçırması gerekmez tanrının. Tanrılık, bir dünya yaratma mesleğidir.

 

Bir haydutun yanında sıkılmaz insan. Ama bir haydutun bile sıkılmamasını sağlayan Carmen’dir. Yaşamayı bilir. İnsanlara göre değil. Kendine göre yaşamayı bilir. O an eğleniyorsa eğlenir, sıkılıyorsa sıkılır. Kimsenin ne düşündüğü umurunda değildir.

Coşku


Her şeye başkaldırması gereken, tutku dolu olması gereken gençlik nerede şimdi? Nerede hapishaneye atılınca uysal olan ama aslında delirmesi ve vahşileşmesi gereken insanoğlu? Nerede düşünebilen hayvanlar? Nerede doğanın getirdiği en üstün yaratıklar?

 

Nerede sahip olmamamız gereken gençlik ateşi? Gezme, öğrenme, sevme arzusu. Nerede tüm insanlığımız? Nerede düşüncelerimiz? Nerede bir işe yarayan icatlarımız? M.Ö. 1000 yılında aletler yapan bu becerikli hayvanlardan daha üstün olmamız gerekirken daha alçakta oluşumuzun sebebi ne peki? Neden hiçbir şey üretemiyoruz? Neden sevinçlerimiz kısa sürüyor? Neden tutkularımız kısa sürüyor?

 

Bizi sokaktaki köpeklerden daha üstün yapan özelliğimiz ne peki? Telefon kullanabiliyor oluşumuz mu? Yoksa bir yerden bir yere giderken araçlara biniyor oluşumuz mu? Nasıl bir farkla ayrıldık diğer hayvanlardan? Neden bize düşünen hayvan demişlerdi? Hala bu tanıma uyuyor muyuz peki? Yoksa artık sadece hayvan mı olduk? Düşünmek kelimesi yasaklandı mı?

 

Nerede kararlılıkla yapmamız gereken işler? Nerede İngilizce öğrenme hevesimiz? Gerçi dil öğrenme, bir araçtan amaca dönüşmüş durumda şu anda. Bu yüzden öğrenilemediğini tespit ettim. Dil öğrenmek, önceden anlayamadığını anlama çabasıdır. Ancak amaca dönüştüğü zaman içi boşalıyor. Tıpkı şimdinin insanları gibi.

 

Nerede kendimize dikkat edişimiz? Sağlığımızı koruyuşumuz nerede? Nerede kilomuza dikkat edişimiz? Nerede öğrenme sevincimiz? Nerede Dionysos? Nerede Zerdüşt? Nerede Apollon? Arıyorum. Tanrım, arıyorum. Ve tanrı kelimesinin bir küfür olarak kullanılması nerede? Tanrı artık bir küfürdür.

 

Özgürlük nerede? Kişi nasıl kendisi olur? Daha iyi olmak için birçok şey yapıyoruz peki kendimiz olmak için ne yapıyoruz? Bilinçle okunması gereken kitaplar vardır. Neredeyse tüm kitaplardır bunlar. Bu kitaplar Schopenhauer’un da dediği gibi derhal ikinci kere okunmalıdır. Hatta tüm kitaplar derhal ikinci kez okunmalıdır. Burada bahsedilen, ikinci kez okununca farklı anlamlar çıkarmak değildir. Bu, kitabı gerçekten anlamak içindir. Eğer bir kitaptan ikinci okuyuşunda farklı bir anlam çıkarıyorsan ilk anlam yanlıştır. Bu yüzden kitabın sonunu bildiğin haliyle, yani kitap biter bitmez derhal tekrar okunmalıdır. Bu, kitabın özümsenmesi değildir, kitabın anlaşılmasıdır. Özümsemek bambaşka bir mevzudur. Belki asla mümkün olmayacak bir şeydir bir kitabı özümsemek. Ancak anlamak da yeterlidir bizim için. Ancak anlamak asla tek okuma ile olmaz. Derhal ikinci kere okunmamış bir kitabı anlaşılmış bir kitap sayamayız. Sadece fikrimiz olur o kitap hakkında. Çünkü sonunu bilmediğin bir kitapta baştaki fikirler dayanaksız kalır. Neden söylendiği bilinmeyen bir cümle nasıl anlamsızsa bu kitap da öyle anlamsız olacaktır ilk kez okunduğunda. Bir cümlenin neden kurulduğu, cümlenin kendisinden daha önemlidir.

 

Ne elde etmek istedin ne elde ettin. Bu mevzu gerçekten mühim bir soru. Bu soru gerçekten sorulmalıdır. Bu sürekli tetikte olmak veya sürekli gardda durmak değildir. Bu ikisi farklı şeylerdir. Ancak bu gelecek tehlikelerden tamamıyla soyutlanmamak demektir. Bir boks maçının içinde olduğunu bilmek demektir. Boks yapmak yetmez, boks maçında olduğunun farkında olmak da gerekir. Nasıl ki sürekli gardda durmak bizi küçültecek ve yoracaksa asla gard almamak da en ufak yumrukta bizi yere yapıştıracaktır. Bu yüzden söylüyoruz her an bir yumruk gelebileceğinin yani bir maçın içinde olduğumuzun farkında olmamız gerekir.

 

Bir mevzuyu ilk defa anlatıyormuş gibi anlatmak için bir coşku gerekir. Yoksa asla anlatılmaz anlatmak için verdiğimiz çabaya değip değmeyeceği önemlidir. Bu yüzden sapıkça zevkler almamız gerekebilir. Bunlardan birisi, karşımızdakini hiç beklemediği şekilde nakavt etmektir. Asla beklemediği bir hamleyle darmadağın etmek karşındakini, güzel, eğlenceli bir sapıklıktır. Bir diğer sapıklık da çok konuşmaktır. Ha ha. Harika. Karşındakinin suratında ‘’artık sus, yeter amk’’ ifadesini görmek mükemmeldir. İnsana içten içe rollercoaster’a binmiş kadar zevk verebilir. Bunun dışında Yalçın Paşa’ya dayanarak, biraz da onun gibi davranarak insanlarla öyle konuşmak ha ha. Bu da harika. Ama en güzel yollardan bir tanesi Schopenhauer’un Eristik Diyalektiğini okuyup özümseyip onu uygulamak olabilir. Gerçekten muazzam bir kitap. Bunun dışında aptal Tongue’fu gibi saçmalıklara bulaşılmamasını öneririm. Aptala anlatır gibi anlatmak etkili olabilir ancak bunu neden yapalım? Ayrıca bu bize değil daha çok karşımızdakine zevk verecektir. Bunu istemiyoruz. Biz anlatmak için bir sebep arıyoruz. Bu da haklı çıkmak olabilir. Başarı bir zevktir. Başarıya giden yol da bir zevktir ancak tuzağa düşülmemesi gerekir bu durumda. Bunu başarısızlığı kabullenme ve savaşa devam etmeme bileti olarak kullanmamalı insan. Bu tuzak ayırt edilmesi zor bir tuzaktır. Başarıyı da aynı şekilde mubah olan yollardan elde etmeliyiz. Bunun dışı bizi ahlak dışılığa iter. Peki biten bir binanın dışındaki iskelelere ihtiyacımız var mı? Ha ha. Her neyse. Ahlak içinde durarak mücadele ettiğimizde ne yaparsak yapalım kazanamamışsak eğer. İyi vuruştu dedirtmek de bir zevktir. Tabi ki üstteki tuzaklara düşülmedikçe. Evet. Burası böyle.

 

İşte yazma inadı da bununla tetikleniyor aslında. Üstte yazdığım satırlar. Yani bir sapıklık. Ufak sapıklıklar, harika bir coşku katabiliyor insana. Bir coşku üretmek çok değerli olduğu için buna tutunmalıyız. Coşku, çok zordur. Yaşlı insanlara, emeklilere lanet ettirmek bir inattır mesela. Veya bir insan senden yalvarmanı istediğinde asla ve asla yalvarmamak, ona istediğini vermemek bir coşkudur. İşkenceye uğradığı halde elindeki sırları düşmanına vermeyen insanın yaşadığı tatmin duygusu mesela. Tüm işkencelere değer bu gerçekten. Bu coşkudur. Coşku, bizim elimizdeki silahtır. Yaşama, ölüme, hayata karşı kullanabileceğimiz harika bir silahtır. Bir diğeri de gülmektir bunların. Birdi, iki oldu. Önce ağlayarak gülmeyi öğrendik. Şimdi ise nihilistliğin kaşarlarından olarak coşkuyu öğrendik. Biz buyuz işte. Biz önce gülmeyi yarattık. Şimdi de coşkuyu yaratıyoruz. Tanrı değiliz. Tanrı bir küfürdür bizde.

 

Bir şeyin değeri. Coşku duyduğumuzun değeri her zaman yadırganacaktır. Bunda şüphe yok. Peki dünya üzerinde yadırganmayacak bir tek eylem gösterebilir misiniz bana? Asla gösteremezsiniz. Hiçbir eylemin değeri yoktur. Her eylem, gerçekleştirilmesi için harcanan değerden daha ucuzdur. Tüm eylemler için geçerlidir bu. Bir eylem, hayata geçiriliyorsa eğer orada bir, değerinden daha pahalıya satın alınma vardır. Eylem, hak ettiğinden daha yüksek bir meblağa satın alınmıştır. Evet. İster coşkuyla yapılsın ister hiç istemeyerek yapılsın, bu değişmez. O eyleme yine de ederinden daha fazla paha verilmiştir. Ancak bunun, bizim için bir önemi yok. Biz eylemi yapmayı paha biçilemez bir koleksiyon gibi görüyoruz. Görmeye çalışıyoruz. Ona coşku yüklüyoruz. Evet, ellerimizle veriyoruz ona bu değeri ancak mühim değil. Ona bu değeri kimin verdiğinin bir önemi yok. Hatta bir eylemin değerini biz koyuyorsak o şey her zaman daha değeri olur. İnsan olmaktır bunun tanımı aslında. İnsan olabilmek.

3 Eylül 2019 Salı

Tragedya, Dionysos ve Apollon


Bilime, sanatçının gözlüğüyle; sanata, yaşamın gözlüğüyle bakmak.

 

Tragedya, acıya duyulan bir istek. Acının kutsanması olarak çıkıyor. Dionysos.

 

Yunanlar genç, zengin ve trajedi istiyorlarken kötümserdiler. Öte yandan çözülme ve zayıflama dönemlerinde daha iyimser, yüzeysel, tiyatrocu, mantıkçı yani daha neşeli ve daha bilimsel oldular.

 

Yaşamın gözlüğüyle bakılırsa ne anlama gelir ahlak?

 

Öteki dünya istemi aynı zamanda şimdiki dünyadan daha başka bir dünya istemidir. Yani bu dünyadan tiksinme ve bıkkınlıktır.

 

Öteki dünya istemine, dünya yorgunluğuna karşı bir öğreti: Dionysosçuluk.

 

Dünyanın ve yaşamın asla gerçek bir tatmin ve doyum veremeyeceğini, bu yüzden tüm bağlılığımızın değersiz olduğunu söylüyordu pesimistler. Ama nasıl da farklı konuşuyordu Dionysos benimle.

 

Dünyadaki avuntu sanatını öğrenmeli tüm pesimistler. Gülmeyi öğrenmeli. Bunu söyler Dionysos. Böyle söyledi Zerdüşt: Bu gülenlerin tacını, bu gül çelengi tacı; ben taktım bu tacı kendime, ben kutsadım kahkahamı. Bunu yapacak kadar güçlü başka birini bulamadım.

 

Bir düş bu! Bu düşü görmeye devam etmek istiyorum.

 

Dionysosçulukla insanla insan hatta doğa ile insan arasındaki bağ da yeniden kurulur.

 

Dionysosça heyecanlar, ya uyuşturucu içkinin etkisiyle ya da ilkbaharın muazzam yakınlaşması sayesinde uyanır der kadim halklar. Deneyimsiz kalın kafalılar ise esrik Dionysosçulara bakıp kendilerinin sağlıklı olduğunu ancak Dionysosçuların hasta olduklarını söylerler. Dionysosçuların kor gibi yanan yaşamı önlerinden geçtiğinde, kendilerinin sağlığının ne denli ceset rengi ve hortlak görünümlü olduğunun farkına varmazlar.

 

Doğanın içindekileri taklittir bir yerde sanat. Düş olarak Apollon, esriklik olarak da Dionysos. Veya her ikisi olarak Yunan tragedyası.

 

Apollon, ölçülülük. Dionysos işe aşırılık. Yani tam zıttı birbirlerinin. Ancak şu işe bakın, Apollon, Dionysos olmadan yaşayamıyordu.

 

Dionysosçu tragedya: Yaşamın, şeylerin temelinde görünüşlerin tüm değişimlerine karşın sarsılmaz derecede güçlü ve zevkli olduğu yönündeki avuntu. Her gerçek tragedya bu hislerle gönderir bizi evimize.

 

Sanatçı, neden gücünü sadece sayısından alan bir topluluğun onayına ihtiyaç duysun ve bunu önemsesin ki? Sanatçı, bu kitlenin her birinden daha yetenekli olduğunu duyumsuyorsa ve bunu biliyorsa nasıl olur da onlara söz hakkı tanır?

 

Tragedyanın etkisi asla epik gerilime ve nelerin olup biteceğinin çekici belirsizliğine dayanmıyordu. Daha çok baş kahramanın tutkusunun kabardığı lirik sahnelere dayanıyordu. Her şey eyleme değil, duygulara hazırlıyordu. Duyguya hazırlamayan ne varsa aşağılık kabul ediliyordu.

 

Faydacılık ilk olarak Sokrates’le başladı. Zevk için yapılan şeyleri lanetledi.

 

Dionysos ve Apollon birbirinin dilleriyle konuşmalı. Esriklik ve kusursuz güzellik.

 

Beethoven ve Shakespear ile eğlenebilen bir insanla hala iletişim kurulabilir mi?

 

Hiçbir dönemde sanattan bu kadar çok bahsedilip sanat hakkında bu kadar az söz edilmiş değildir.

 

Yunan tragedyası Apollon ve Dionysos’un birbirinden kopmasıyla çöktü.

 

Şunu da söyle ama ey yabancı: Ne kadar acı çekmesi gerekmişti bu halkın, bu kadar güzel olabilmek için. Hadi şimdi tragedyaya gel ve iki tanrının tapınağına kurban ver.