30 Haziran 2020 Salı

Şamar ve Şeref Madalyası


Sadece sıkıldığı için yazı yazan bir adam gelmiş buraya bugün. Evet, bu harika insana hoşgeldin demek için sabırsızlanıyorum. Lanet olsun sana iğrenç yaratık. Sıkılmak ne demek lan. Sıkılmanın ne demek olduğunu içindeki pınarı keşfetmiş bir adam söyleyebilir ancak. Yani tam anlamıyla ne olduğunu demek istiyorum –ne kadar rezalet bir şey olduğunu- Biz biliyoruz, biz bilenler, sınıfta saçma da olsa düşüncelere dalıp boş ekrana bakarak bir şeyler düşünmenin ne demek olduğunu biliyoruz. Bunu unutmaması gereken ilk kişiler biziz aslında ancak bunu unutmak için en çok çabalayanlar da biziz aynı şekilde. Bir el uzandığında tutmak için çabalayan da biziz, elimizden tutan birisi olduğunda elinin terlemesinden şikayet eden de biziz. Neyiz ve kimiz biz? Biz bilenler, biz kendimizi bilmiyoruz. Oturduğu yerden hiçbir şey yapmadan her türlü çabalamanın önüne geçen kişiyiz biz. Bunu bilmiyor muyuz, unutmak için mi yaşıyoruz, her şeyi kenara atıp gerçeklerden kaçmak mı istiyoruz yoksa, yoksa ciddi manada bilinçsiz yaşayan ziyan ordusunun subayları mıyız? Hiçbir şey yapmadan yaşamayı bilenlerden kim kaldı? Cevapları olanlar için soru işaretleri, evet yeniden. Karşısındaki insanın bir şey yapması gerektiğini kendisine kanıtlamış olan mükemmel yaratık nerede? En büyük yalnızlığına çekildikten sonra kendisindeki yozlaşmayı fark eden zerdüşt mü konuşuyor tekrar? Yalnızlığına mı dönmesi gerekiyor zerdüştün tekrardan, yalnızların en yalnızı olan zerdüşt, kendisine inananları bulduktan sonra da yalnızlığına çekilemeyecek kadar zayıf olsaydı yine de zerdüşt olur muydu? Olmayacağını kulağıma fısıldıyor. Hayatın saat başlarındaki gerçek dışı bağırmalar neler söylüyor bize? Bir, iki oldu mu? Oturuyorum, şimdi gecenin, şimdi gündüzün, şimdi sadece oyun.

Yalnızlığın korkunç karanlığından kurtulmuş olan kişi, yalnızlığa saplanmaktan en çok korkan kişi oluyor ve bir bakıma, başka bir ifade ile söylersek eski tüfek oluyor. Hapse bir kere düşenler, içerinin tadını bildikleri için, çıktıkları zaman tekrardan içeri düşmekten çok korkarlar ve ideallerinden vazgeçerlerse eski tüfek olarak anılırlar artık. Yalnızlık da böyledir. Hiç yalnız kalmamış olan, yalnızlıktan pek korkmaz. Ancak yalnızlıktan kurtulmuş olan, tekrardan yalnız kalmaktan sonsuz bir korku duyduğu için ideallerinden vazgeçme eşiği çok daha düşüktür. Bu yüzden biz, Yalçın Paşa’nın söylediğini birazcık değiştirerek diyoruz ki; ‘’Bir defa yalnız kalmış olanı, yalnız kalmış saymıyoruz’’. Yalnız olmak, daha önceki yalnızlıktan kurtulduktan sonra tekrardan yalnız kalmaktır. İkinci defa yalnız kalmış olan, artık yalnızlığıyla övünebilir, Hayatın ona attığı şamar, ona verilen şeref madalyasıdır.


5 Haziran 2020 Cuma

Her Gün Yazmak


Her Gün Yazmak

Her gün yazı yazma olayına bir zamanlar çattığımı hatırlıyorum ancak şu anda bu fikir bana mantıklı gelmeye başladı. Bunun başlıca sebebi her gün yazmak ile hiç yazmamak arasında bir seçim yapmak oldu. Ancak sanırım yine de her gün yazmaktan ziyade aklına geldikçe yazmak daha mantıklı oluyor ancak burada da büyük bir sıkıntı var oturup düşünmediğin zaman veya aklına bir şey gelmediği zaman hiçbir şey yazmamış oluyorsun. Ha ha. İşte işin dengesi diyebileceğim bir şey yok sanırım, ancak yine de haftada bir yazmak belki mantıklı olabilir. Yine de salt yazmak mantıklı değil. Sonuçta yazarken düşünmenin bir değeri yok ancak düşünmenin değerli olduğunu söyledik. Bu noktada yazarken düşünmek de ortaya çıkan yazı açısından anlamsız olsa da her gün düşünmek için seni zorladığı için değerlidir. Tabii ki yazarken muntazam düşünmek zorunda değiliz ancak yine de bir kırıntı kadar çalışması gerekiyor beynin. Bu yüzden yazmak iyidir diyorum. Tabii ki işin en sağlıklı noktası yani vücut olarak değil, yazı açısından sağlıktan bahsediyorum, en mantıklısı her gün düşünmek ve bu düşünceleri toparladıktan sonra bunları yazıya dökmek gerekir. Ancak bu günlük yaşamda pek de mümkün olmuyor en azından bu iki aydır mümkün olmadı benim için, sonuçta hızla akan bir hayatın içinde olmasak da sürekli böyle bir durumun içinde hissediyoruz kendimizi gerek sosyal medya olsun gerek de teknoloji sayesinde bu şekilde hissediyoruz. Her neyse, oturup düşünmek diye bir eylemden bahsedemiyoruz bu dönemde düzgünce, gerçi bunun eski çağlarda da olduğunu düşünmüyorum, ancak filozoflar vardır böyle. Eh onlar için de bu olayın zor olduğunu çıkarabiliriz. Yani olay kesinlikle çağda değil. Bu çağda bizi oyalayacak instagram varsa, o çağlarda da gazeteler magazinler, müzikler vardı. Hiç değişmez, düşünmek isteyen adam düşünür ve oyalanmak isteyen de oyalanır. Düşünmenin zevk olduğu insanlarız biz. Ancak düşünmenin herkes için zor olduğunu anlıyoruz. Schopenhauer bunu defaatle belirtmiştir. Bir zul olarak kırbaç şaklatmalarını öne sürmesi bunun bir örneğidir. Kesinlikle düşünmeyi yavaşlatabilir ancak durduracağını sanmıyorum ve diyorum ki sopi, düşünemediği zamanlarda kırbaç şaklatmalarını duyuyordu ancak düşündüğü zamanlarda şaklatılan aynı kırbaçlardan haberi bile olmuyordu. Bu bir gerçek, kendimle düşünürsem, müzik dinlemenin düşünmeyi engellediğini savunurum her zaman ve bu düşünceden kimse beni vazgeçiremez, ancak müzik açıkken derin düşüncelere daldığım bir çok zaman olmuştur. O halde şu çıkarımı yapabilirim; düşünmenin derinliği ne kadar fazlaysa ona etki edebilmek için gereken dış etkilerin gücü şiddeti de o ölçüde artmalıdır. Yani derin bir düşünce size geldiyse ve siz de o sırada etrafınızda sürekli devam eden kırbaç şaklatmaları ve gürültülü bir müzikle oturuyorsanız yine de düşünmenize engel olmaz; ancak düşünceniz derin değilse ve dağılmaya meyilliyse, etrafınızda sadece bir kırbaç şaklatılırsa veya düşünmeyi en az etkileyecek bir müzik kısık sesle açılırsa bile düşünmeniz bölünecektir. Bu tamamen o andaki düşünce gücünüze bağlıdır. Tabii ki aklı toplamak zorlaştığı anlarda bunu dışarıdaki etkenlere bağlamamız kaçınılmazdır, biz maalesef ki hala insanız ve sebepleri sonuçlara bağlamak bizim en yüce düşüncelerimizin özüdür; şimşek çaktığı zaman tanrıların kızgın olduğunu çıkarırız, daha sonra bunun aksini düşünsek anlasak da bunu herkese açıklamak mümkün olmaz. Bunu daha modernleştirip eden bulur, kozmos dediğin zaman yine üç bin yıl sonra bile yeniden binlerce takipçi bulabilir bu düşünce. İnsan gelişti diyoruz ancak ne açıdan gelişti diye baktığım zaman, gerçekten düşünce gücü açısından bir karış bile geliştiğini göremiyorum, bilakis bir varsayım olarak tersi yönde gittiğini bile söyleyebilirim.

17 Mayıs 2020 Pazar

Kızgınlık Orospu Çocukluğudur

Sert bir giriş yaptığımı biliyorum ancak bu mesele gerçekten sert bir mesele olduğu için ben de böyle bir giriş yapmayı uygun gördüm. Öncelikle bahsetmek istediğim kavramlar, köle ahlakı ve efendi ahlakıdır. Ha bir de şövalye ahlakını da buraya ekleyebiliriz sanıyorum. 

Şövalye ahlakı için kendim bir şeyler yazmak yerine schopenhauer’den okumanızı ve kahkalar atarak hem eğlenip hem öğrenmenizi tavsiye edeceğim. Köle ahlakı ve efendi ahlakına ise sadece değineceğim. Nedir köle ahlakı? Köle ahlakı her şeyi kabul eden ahlaktır ve efendi ahlakı ise her şeyi yapmayı mübah gören ahlaktır diyebilirim. Yani köle ahlakı aslında efendi ahlakı ile aynı düzen içerisinde birbirlerine çarpışmadan hatta birbirleri sayesinde yaşayan ahlak düzenleridir. Köle her zaman efendi olmak ister, efendi de her zaman kölelerini elinde tutmak ister. Detaylı okumak için bu sefer de sizi nietzsche’ye yönlendiriyorum ve konuma geri dönüyorum. 

Bir insanın, bir başkası üzerinde bir hakka sahip olması durumuna köle-efendi ilişkisi diyelim. Bu noktada duramayacağımızı belirtelim hemen, bir insan olarak bu noktada duramayız biz. Yaşadığımız dönemde bu noktada durmamız imkansızdır. Aslında bir iki köle fena olmazdı dediğinizi duyar gibiyim. Ha ha. Evet, güzel olurdu ancak birisinin kölesi olma ihtimali de her an yanıbaşınızda duracaktır. İşte bu dengesiz yarar-zarar dağılımını yok ettiğimiz sisteme medeniyet diyoruz. İnsanlık ile hiç alakası yok. Köleliğe karşı olduğumuz için köleliği bitirmedik, köle olma ihtimali bizi korkuttuğu için köleliği bitirdik. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. 

Bir kölenin olmasını kabul ediyorsan bir köle olmayı da kabul etmişsin demektir. İşte bu noktada da tercihini yapman gerekiyor. Köle olma riski pahasına, bir köle ister misin? Ben hayır diyorum ve devam ediyorum. Bu soruya evet cevabı veren arkadaşların yazının devamını okumalarına gerek yok zira onları kapsayan bir durum yok. 

Peki özgürlüğü kutsallaştıran biz yoldaşlar nereye süreceğiz atlarımızı? Bir köle olmak istemeyen her insan gibi biz de köle olmayı kabullenmiş her insanı yolundan döndürmek için çabalamakla mükellefiz. Yine çok iyi insanlar olduğumuz için değil, medeniyet, yani kendi çıkarlarımız için yapıyoruz. Çünkü aksi durumda kölelik normalleşecek ve bizim taraflarımız azalacaktır. 

Kölesiz sokaklar isteyen her onurlu insanın bilmesi gereken şey de şudur: kölelik istemek orospu çocukluğudur. Peki neden bu kadar sert olmamız gerekiyor? Çünkü, kölelik isteyen insanlar aslında kölelik istiyorum dedikleri zaman bizi de kastederek köleleri olmamızı istediklerini gizliden söylüyorlar. İşte bu şerefsizlere tüm gücümüzle karşı çıkmak durumundayız. 

İnsan ilişkilerimizde köle-efendi ahlakı gördüğümüz her durumda tetikte olmalıyız. Bu nokta bizi rezil bir yere sürükler çünkü. Kölesi olan bir insan, kölesinde her şeyi talep edebilir. Ancak kölesi olmadığı halde, ertafındaki insanlara kölesiymiş gibi davranan insan, orospu çocuğudur. Bu noktayı anlamamız ve sindirmemiz gerekir. Biz ne köle ne efendi olmak istiyoruz. 

Bir insana kızmak işte bu noktada bizim için bir rezilliğe dönüşüyor. Bir insana kızmak demek, o insanı kendimizin malı olarak görmemiz demektir en nihayetinde. Çünkü insan ilişkilerinde ancak ve ancak bir efendi, kölesine kızabilir. Eğer bir insana kızıyorsak, kendimizi efendi ve karşımızdaki zavallıyı da kölemiz olarak belirlemişiz demektir ve derhal bu iğrenç tutumdan vazgeçmemiz gerekir. Ateş çıkmayan yerden duman çıkmaz derler ya biz de değiştiriyoruz: köle ahlakı olmayan yerden, öfke çıkmaz. 

Bu durumun tam tersi de mümkündür ve o da değerlidir bizim için. Asla ve asla bir köle olmak istemediğimiz açıkça ortadadır. Bu yüzden birisi bize kızdığı zaman hemen anlamamız gereken bir şey vardır ki o da, karşımızdakinin bizi kölesi yerine koyduğudur. Bizi köle konumuna koyan bir insan karşısında asla ve asla sakin kalamayız. Ve bu noktada yapmamamız gereken şey de köle ahlakından kurtulmak için başka bir tuzak olan şövalye ahlakına tutunmaktır. İki durumda da ‘’usulce uzamak’’ tek çözüm yoludur.

14 Nisan 2020 Salı

Güç İstenci Bilinci


Güç İstenci Bilinci

Güç istencinin ne olduğunu anlatmakla pek fazla uğraşmayacağım ancak bir tanımlama yapmak şart sanıyorum. Güç istenci doğanın içinde olan bir yasadır. Bu doğadaki tüm maddelerin doğadaki en kararlı madde olma istençleri olarak tanımlanabilir. Yani güç istenci nedir? Doğadaki tüm maddelerin ve hatta belki boşluğun da, sonsuza kadar yaşamak istemesidir. Bu istek, yine doğa şartları gereğince kendisine rakip olabilecek her türlü maddenin yaşamasını istememek olarak da zuhur eder. Yani güç istenci doğal bir durumdur.

Güç istencinin ne olduğundan ziyade bizim onu nasıl kullanacağımızdan bahsedeceğim bu yazıda. Herhangi bir şey elinizde ne kadar fazla varsa, siz o şeyi o kadar az bir şehvetle istersiniz ancak; elinizdeki şey ne kadar azsa da, o şeyi büyük bir şehvetle istersiniz. İşte bu bizim burada değineceğimiz noktanın özünü oluşturuyor. Yani nedir? Ne kadar güçlü isek, güç istencimiz o kadar az olacaktır bilakis; ne kadar güçsüz isek de, güç istencimiz o kadar şiddetli olacaktır. İşte bu noktada kendimizi güçlü hale getirmenin basit bir formülasyonunu buluyoruz. Güç istencimiz ne kadar şiddetliyse o kadar az güce sahibizdir. Bu noktada güçsüzlüğümüzü fark etmek için kullanacağımız parametreyi güç istenci seviyemizden bulabilliriz. Yani bir konuda ne kadar şehvetliysek, o konuda o kadar az güce sahip olduğumuzu çıkarabiliriz. Bu da bize, o konuda güçlü olmanın anahtarını otomatik olarak veriyordur. Şehveti bastırmaya çalışmaktan bahsetmiyorum. Zihinsel bir doygunluğa ulaşmak için ne kadar pirimitif davrandığımızı görmekten bahsediyorum.

Eğer biz yolda yürürken bir taşa takılırsak ve düşersek burada kalkıp taşa sinirlenip küfredebilirz ve bunu yaparak kendimizi biraz daha iyi hissederiz. Ancak eğer bir başkası aynı şeyi yaparsa, yani taşa takılıp düştükten sonra ayağa kalkıp taşa öfkeyle küfür ederse; biz, o adamı sadece komik buluruz ve çok önemli bir şeyi fark ederiz. O adam aslında yerdeki taşa öfkelenip küfrederken, dışarıya karşı bir gösteri yapıyordur. Bunu görüp fark ettiğimizde, aslında daha önce bunu bizim de yaptığımızı fark ederiz ve bundan sonra hiçbir zaman takılıp düştüğümüzde, taşa öfkelenerek küfretmeyiz, çünkü bunun komik göründüğünü biliriz.

Nasıl ki yukarıda verdiğim örnekte bir insanın taşa takılıp düşünce verdiği tepkiler, o insan hiçbir şey yapmadığı halde kendiliğinden değişiyorsa, işte bu metinle amaçladığım şey de; güç istencinin bizim üzerimizde oluşturduğu etkileri fark edip o etkileri bastırarak engellemek değil, bilakis o etkilerin oluşmasını bilinçli ve aynı zamanda kendiliğinden olacak şekilde engellemektir. Bunda başarılı olacağıma da adım gibi eminim. İşte amacımızı belirledik ve başlıyoruz.

Bir sataşma örneğin, güç istencidir. Bir insana sataşmak, o insan üzerinden yapılan bir güç tatminidir yani aynı zamanda güç istencinin bir belirtisidir. Bu noktada, bir insana eğer sataşıyorsak aslında o anda korkunç derecede komik olan doğamızın bizi güç tatminine ve güç istencine sürüklediğini fark ederiz ve bir anda bir daha hiçkimseye sataşmayız. İşte bu bahsettiğim kendiliğindenliktir. Burada yapılan tek şey düşünmektir. Yani bir nevi telekinazi diyebilirim. Düşünerek direkt olarak bir şey yapmanın imkansız olduğunu söyleyenler şimdi utançlarından masanın altına girerek okuyorlar bu yazıyı, biliyorum. Ancak bir utançla yaşayamayız. Kendimizle dalga geçmeyi öğrenmemiz gerek. Hem insan kendisini sevecekse, önce kendisinden nefret etmesi gerekmez mi?

Bu noktada hemen insanların kendi güçsüzlüklerini saklamalarının altında yatan güç istencini görmemek imkansız kalıyor ve burada da korkunç derecede komik olan şeyi görüyoruz ve korkarım ki doğadır o. Ha ha. İnsanlar güçlerini ispat etmek için ve yani güç istenci için kendilerinin güçsüzlüklerini saklarlar. Yani güçsüzlüklerini saklayan insanların aslında güçsüzler olduklarını anlıyoruz. Nasıl ki süs, süsleneni gizlemek içinse; insanların kendilerini süslemeleri, sadece giyim olarak değil her konuda kendilerini süslemeleri de aslında kendilerini gizlemek içindir. İşte bu noktada yine kendisini süsleyen insanların komik bir güç istenci fırtınasında durduklarını görüyoruz ve bu fırtınaya kapılmak bizim için kendiliğinden imkansız hale geliyor. Yazıklar olsun kendini süslemek zorunda olana.

Yukarıda konuya başlarken verdiğimiz örnekte de bir güç istenci olduğunu kolayca görüyoruz artık. Taşa takılıp öfkelenen insanın taşa neden öfkelendiği çok açık. Güç istenci. Ve bundan sonra taşa takıldığımızda taşa öfkelenmiyoruz. Hatta artık sadece taşa değil, düşmanlara takıldığımızda da öfkelenmiyoruz. Düşmanına öfkelenen, düşmanına karşı duyduğu güç istencinin farkındadır artık. Bu savaşmamak ve yenilmek anlamına gelmesin. Ben İsa değilim. Düşmanını yenmek ile ona öfkelenmek arasında fark vardır. İşte bu fark güç istencinin belirtilerini fark etmekle ortaya çıkar. Yani biz burada güç istencine karşı olduğumuzu veya güce karşı olduğumuzu söylemiyoruz. Söylediğimiz şey sadece takıldığımız taşa küfretmenin ne kadar anlamsız olduğunu görmek ve takılıdığımız taşlara küfür etmemek. Güç istencinin bizi komik bir duruma düşürmesini engellemek. Düşmanımızı yeneriz hatta ezer geçeriz, ancak ona öfkelenmeyiz. Öfkemizin bir güç istenci belirtisi olduğunu fark ederiz. Güçsüzlerin, güç istenci şehvetinin; kendilerini kontrol ettiğini görürüz. Bu sebeple güçsüz olmaya ve güç istencinin patolojik boyutlara çıkmasına karşı önlem alırız. Düşmanından gurur duymak ve düşmanını sevmek ne demektir insan bunu öğrenmeli ve düşünmelidir.

Güç istenci fazla olan, güçsüz olandır. Birisi üzerinde tahakküm kurmak isteyen, güçsüzdür. Efendi olmayı en çok arzulayan, köledir. Cezalandırma adalet için değil, zevk için yapılır ve güç istencidir. Her cezalandırma aslında güçsüzlüğü gözler önüne serer. Zaten güçlü olan, bu tür istençlere ihtiyaç duymayacaktır. Bunun, yani doğadaki ve kendindeki güç istencinin, farkında olmak en büyük güçtür. Güç istencini bilerek yaşamalı bir insan, hayatının her alanında bunu hatırlamalı ve düşünmeli.

Güçsüz olan, yanında birisini hatta birkaçını ister. Güçlü olan ise, tek başına olmak ister. Yanına ısrarla birini isteyen en güçsüz olandır. Bahsedilen güçsüzlük, sadece fiziki güçsüzlük değildir, bilakis içsel güçsüzlüktür. Bu sebeple sadece güç istencini tanımak bile, bu güçsüzlüğün önüne geçer. İşte bu sebeple söylüyoruz: ‘’Yalnızlığına dön kardeşim!’’.

Güç istencinin, kendimiz üzerindeki etkilerinin farkında olmak, bizi daha da güçlü olmaya her şekilde yönlendirir. Bu sebeple herhangi bir konuda güç istencini hesaba katmadan hareket etmek bir ahmaklıktır, hele de bu konuda bir yazı okuduysak ve hatta yazdıysak. Ha ha. Güç istencini bastırmayı değil, güç istencini kontrol etmeyi öğrenmek istiyoruz biz. Güç istencinin, kendimiz üzerindeki çirkin etkilerini görmek; köle ahlakına sahip olmamak için buna ihtiyaç duyuyoruz. Yani: Hükmetme isteğimizi bastırmak değil; hükmetmek istememek de değil. Hükmetme isteğimizin, bize hükmetmemesi için bunu yapıyoruz. İşte bu!

31 Mart 2020 Salı

Böyle Buyurdu Nietzsche


Nietzsche kadar sözleri anlamlı ve aynı zamanda anlatılacak olan şeyi daha kısa bir şekilde anlatabilen bir yazar olduğunu düşünmüyorum dünyada. Bu yüzden nietzsche hakkında bir şeyler yazarken veya konuşurken kendi cümlelerimle onu anlatmaya çalıştığım zaman bir şeylerin eksik kaldığını çok rahat bir şekilde fark ediyorum ve hemen olaydan sonra ilk fırsatta o bahsedilen konu hakkında Nietzsche’nin kurduğu cümleyi aramak için kitaplarına saldırıyorum. Bunu yapmak benim için hem üzücü oluyor hem de çok zevkli oluyor çünkü her seferinde okuduğum cümlenin muhteşemliği bana büyük bir coşku veriyor. ‘’İşte bu lan!’’ diyorum. Şimdi burada Nietzsche’den bir takım sözler alıntılar yapacağım çünkü bu tarz şeyleri okumak benim için her zaman bir zevk olmuştur. Nietzsche kadar kaliteli bir şekilde kendimi anlatabilmek umuduyla, başlıyorum.

‘’Yanıtları olanlar için soru işaretleri’’ diyordu mesela ‘’Dionysos Dithyrambosları’’ adlı kitabındaki ‘’İşaret Ateşi’’ adlı şiirinde. Bu cümle,  okuduktan sonra hiçbir zaman aklımda çıkmamıştı mesela. Belki basit bir cümle ancak benim için ve tabii ki Nietzsche için ihtiva ettiği anlamlar sonsuzdu ve bu yüzden harikaydı.

Aynı kitapta ‘’Güneş Batıyor’’ isimli şiirde yüreğine sesleniyordu. Kurduğu cümleyle sadece kendi yüreğine seslenmemişti, benim yüreğime de seslenmişti: ‘’Güçlü kal benim cesur yüreğim! Ve sorma bana neden diye-‘’. Her zaman kendi yüreğime bu şekilde hitap etmek istiyorum ben de böylece. Ve yüreğim sözümü dinliyor bu sayede.

‘’Ün ve Sonsuzluk’’ adlı şiirin 3. bölümünde ise nasıl konuşmamız gerektiğini özetliyor: ‘’Büyük şeyler hakkında –görüyorum büyükleri- insan ya susmalı ya da büyük konuşmalı: büyük konuş, ey benim hazzın kucağındaki bilgeliğim!’’ İnsan ya susmalı ya da büyük konuşmalı gerçekten de.

‘’En Zenginin Yoksulluğu Üzerine’’ isimli şiirde ise adeta coşuyor ve coşturuyor: ‘’On yıl geçti –, bana tek damla düşmedi, ne ıslak rüzgâr, ne de sevginin çiy taneleri – yağmursuz bir ülke... Şimdi bir dileğim var bilgeliğimden, cimri olma bu kuraklıkta: sen taş yatağından, kendin terle çiy tanelerini yabanın çatlamış topraklarına sen kendin yağmur ol!’’. Ve şiirin son kıtaları da böyle devam ediyor: ‘’ On yıl geçti –, ve sana tek damla düşmedi, öyle mi? Ne ıslak rüzgâr? Ne de sevginin çiy taneleri? Ama kim sevebilirdi ki seni, sen, ey zenginlerin zengini? mutluluğun bütün çevreni kurutmakta, sevgiden yana yoksullaştırmada – yağmursuz bir ülke... Artık kimse teşekkür etmiyor sana, sen ise teşekkür etmektesin, senden her alana: zaten bundan tanıyorum seni, sen, ey en zengin, sen, en yoksulu bütün zenginlerin! Kurban ediyorsun kendini, zenginliğin acı çektirmekte–, Kendini harcıyorsun, Ne sakınıyorsun kendini, ne de seviyorsun: büyük acınla her dem zorlanmaktasın, onca korkunun, onca sıkışmış bir yüreğin acısı fakat artık kimse sana teşekkür etmemekte... Daha bir yoksullaşmalısın, sen, bilgeliksiz bilge! Sevilmek istiyorsan eğer. Yalnızca acı çekenlerdir sevilenler, sevgi verilenler, yalnızca açlık çekenlerdir: kendini armağan et önce, ey Zerdüşt! – Ben senin hakikatinim...’’

‘’Putların Alacakaranlığı’’na ise Nietzsche, pulara ‘’çekiçle sorular sormak’’tan bahsediyor önsözünde. Ayrıca önsözde ‘...bir davanın ortasında neşesini korumak, hiç de azımsanmayacak bir meziyettir: üstelik, neşeden daha gerekli ne vardır? Delice neşeden payını almamış hiçbir şey başarıya ulaşamaz. Ancak güç fazlasıdır, gücün kanıtı-’’ diyerek başlamıştır. Karşımızdaki zorluklarla hatta iğrençliklerle savaşırken aklımızdan çıkartmamamız gereken bir şeydir bu, delice neşe olmadan bir savaş belki sürdürülebilir ancak delice neşe ile o savaş neşeli bir şekilde sürdürülür. Bizim anladığımız şekilde olduğunu arkasından kurduğu cümleyle kanıtlıyor: ‘’yaralanmada bile iyileştirici bir güç vardır’’.

‘’Ne arıyor musun? On katına , yüz katına mı çıkmak istiyorsun? Yandaşlar mı arıyorsun? – Sıfırları ara!-‘’ Sıfırları aramalıyız. ‘’Kendine yardım et, sonra da herkes yardım eder sana.’’

‘’Kadının derin olduğu kabul edilir – neden? Çünkü asla inilemez onun temeline. Kadın, sığ bile değildir henüz.’’

Nietzsche’nin ahlaksızlık kavramına da değinelim. Ahlaksız derken, ahlaklı olmayanları değil, ahlakı kabul etmeyenleri kastediyor ve şunu söylüyor: ‘’Biz ahlaksızlar erdeme zarar mı veriyoruz? – Anarşistlerin, hükümdarlara verdiğinden daha az.’’ Hükümdarlar anarşistler sayesinde tahtlarına daha sağlam otururlar.

‘’Tenselliğin, tinselleştirilmesi aşktır... Bşr başka zafer de, düşmanlığı tinselleştirmemizdir. Bu zafer düşmanlara sahip olmanın derin değerini kavramaya dayanır...’’

‘’Özellikle yeni bir yaratım, örneğin yeni bir krallık, dostlardan çok düşmanlara gerek duyar: ancak karşıtlık içinde kendini zorunlu hisseder, ancak karşıtlık içinde zorunlu olur... ‘’içimizdeki düşman’’a da farklı davranmayız: düşmanlığı orada da tinselleştirmiş, orada da değerini kavramışızdır. Ancak çelişki dolu olmak pahasına verimli olunur; ancak ruhun gevşememesi, huzuru özlememesi koşuluyla genç kalınır...’’

‘’...Ahlaksal gerçekler diye bir şey yoktur. Ahlaksal yargının, dinsel yargıyla ortak yanı: olmayan gerçeklere inanmasıdır. Ahlak belirli fenomenlerin yalnızca bir yorumlanışıdır, daha doğrusu, bir yanlış yorumlanışıdır.

‘’Düşünmeyi öğrenmek: ...düşüncenin de dans etmenin gerektirdiği gibi, bir tür dans etmek olarak öğrenilmeyi gerektirdiğinin... Tinsel alandaki hafif ayakların tüm kaslara zerk ettiği o ince ürpertiyi... ...kendi deneyiminden bilen var mı hala?’’

‘’Naif bir biçimde ‘’Ben artık beş para etmem’’ demek yerine, der ki dekadansın ağzındaki ahlak yalanı: ‘’Hiçbir şeyin değeri yok- yaşam beş para etmez’’.

‘’Birinci temel ilke: güçlü olmak zorunda olunmalı, yoksa asla güçlü olunmaz.’’

‘’...yeri gelmişken, Dostoyevski kendinde öğrenecek bir şeyler bulduğum biricik psikologdur: yaşamımın en güzel şanslarından biridir. Stendhal’ı keşfedişimden de güzel. Sığ almanları hor görmeye on kat hakkı olan bu  d e r i n  insan, aralarında uzun süre yaşadığı, çoğu ağır suçlulardan oluşan, topluma yeniden karışmaları artık olanaksız Sibirya mahkumlarını, kendi beklediğinden de çok farklı bulmuştu – hemen hemen Rus toprağında yetişen en iyi, en sert, ve en değerli ağaçtan yontulmuşlardı. Suçlu örneğini genelleştirelim: herhangi bir nedenle, toplum tarafından onaylanmayan, iyi, yararlı bulunmadıklarını bilen karakterleri düşünelim, - eşit olunmadığına, dışlanmış, değersiz kirli kabul edildiğine ilişkin o çandala duygusu. Tüm bu kararkterlerin düşünceleri ve eylemleri, yeraltına ait olanın rengini taşır; her şey, varoluşları gün ışığında olanlarınkinden daha soluktur onlarda.’’

‘’Sık sık soruluyor bana, neden Almanca yazıyorum diye: başka hiçbir yerde, anavatanımdaki kadar az okunmuyorum oysa. Peki kim söyleyebilir ki, bugün okunmayı arzu ediyor bile olduğumu? – Zamanın, dişlerini üzerlerinde boş yere denediği şeyler yaratmak; biçimiyle, tözüyle, küçük bir ölümsüzlük için çabalamak – kendimden daha azını bekleyecek kadar mütevazı olmadım şimdiye kadar. Almanların arasında ilk ustası olduğum aforizma, özdeyiş, ‘’bengiliğin’’ biçimleridir; benim hırsım, başkalarının bir kitapta söylediğini on cümlede söylemektir – başka herkesin bir kitapta söyleyemediğini... İnsanlığa sahip olduğum en derin kitabı, Zerdüşt’ümü verdim: çok yakında en bağımsız kitabımı da veereceğim.’’

‘’Gizemler öğretisinde acı kutsaldır: ‘’doğuran kadının sancıları’’ genel olarak acıyı kutsallaştırır, oluş ve büyüme adına ne varsa, geleceği güvenceleyen ne varsa, acıyı gerektirir... Yaratma zevki olması için, yaşama istencinin kendini sonsuza dek olumlaması için, ‘’doğuran kadının çektiği sancının’’ da sonsuza dek var olması gerekir... Tüm bu anlamlara gelir Dionysos sözcüğü...’’

‘’Şen Bilim’’ ise beni, kitabın temel olarak anlatmak istediklerinden çok; yazarın iç dünyasını yansıtması açısından ilgilendiriyordu. Örneğin: ‘’ Kendileriyle ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bu yüzden başkalarının mutsuzluğunun resmini yapıyorlar duvara. Her zaman başkalarına muhtaçlar. Bağışlayın dostlarım duvara kendi mutluluğumun resmini yapacak cesaretim var.’’ diyordu Nietzsche.

Benim, düşünmek ve yazmakla ilgili olarak kafamdaki cevapların yerine soru işaretleri oluşmasını sağlayan ise, kitabın şu kısmıydı: ‘’Peki öyleyse neden yazıyorsun? A: Elinde mürekkebe batmış tüyden kalemiyle düşünenlerden değilim, hele koltuğuna gömülüp önündeki kağıda boş gözlerle bakan, mürekkep hokkasını açmadan önce kendini tutkularına terk edenlerden hiç değilim. Tüm yazılara kıza ya da onlardan utanırım; bana göre yazmak doğanın çağrısıdır – ondan konuşmak, mecazii anlamda bile olsa, itici geliyor bana. B: Peki neden yazıyorsun öyleyse? A: Evet, dostum, bunu güven içinde söylüyorum: Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım. B: Peki neden kurtulmak istiyorsun onlardan? A: Neden mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim. B: Tamam! Tamam! ‘’

Chamfort: ‘’Ah dostum, yüreğin kırılmak ya da çelikten olmak zorunda olduğu bu dünyanın sonuna geldim.’’

30 Mart 2020 Pazartesi

Aşkın Metafiziği Üzerine Mülahazalar


Öncelikle sevgili dostum Evren’in de söylediği gibi bu kitabı tek başına bir kriter olarak alamayız çünksa sadece evrimsel açıdan bakamayız bu olaylara. Bu işin sadece bir penceresidir ama iş çok daha katmanlı ve karmaşıktır.

‘’Nasıl ki dişi karınca birleşmeden sonra üreme amaçları için artık lüzumsuz hatta tehlikeli hale gelmiş olan kanatlarını kaybeder, bir kadın da bir veya iki çocuk doğurduktan sonra güzelliğini kaybeder ve muhtemelen aynı sebeplerden ötürü...
Dolayısıyla genç kızların evle ilgili veya başkaca iş ve münasebetlere kalplerinde ikinci sırada hatta safi şaka yahut latife türünden bir şey olarak  yer verdiklerini görürüz. Ciddi bir şekilde dikkat ve emek sarf ettikleri tek şey, aşk, sevdiklerinin gönlünü kazanma, yahut giyim kuşam, cilt bakımı, dans etme ve bunlarla bağlantılı olan her şeydir.’’

‘’Erkek akli melekesinin ve ruhi kabiliyetinin olgunluğuna yirmi sekizinden önce nadiren ulaşır...’’

‘’Her ne kadar bunlar bir sürü sakıncayı beraberinde getiriyorsa da şu faydası hatırdan çıkarılmamalıdır; kadınlar erkeklerden daha fazla şimdiki zamanda yaşarlar ve eğer içinde bulundukları bu an tahammül edilebilirse çok daha kesin ve kararlı bir şekilde onun tadını çıkarırlar. Kadınlara mahsus neşenin kökeni işte budur ve onları erkeklerin efkarını dağıtmak (ya da eğlendirmek) ve ihtiyaç duyulduğunda, yani tasa ve endişe ile bunaldıklarında erkeği teselli etmek için uygun hale getirir.’’

‘’Dolayısıyla, erdemin ilk ve asli niteliklerine kuşkusuz sahiptirler, fakat onları geliştirmek için zorunlu birer araç yahut vasıta olan ikincil niteliklerden çoğunlukla yoksundurlar.’’

‘’Onlar bu konumları gereği kuvvete değil fakat kurnazlığa bağımlıdırlar. Bu yüzdendir ki içgüdüsel olarak desise(oyun) ve kurnazlığa yatkındırlar ve yalan söylemeye karşı iflah olmaz bir temayüle(eğilim) sahiptirler. Zira nasıl ki aslanlar pençeler ve dişleri, filler ve domuzlar azı dişleri, boğalar boynuzları, mürekkep balığı suyu karartan mürekkebimsi sıvı ile donatılmışsa tabiat, kadınları da kendilerini korumaları ve savunmaları için ikiyüzlülük yahut riyakarlık melekesiyle teçhiz etmiştir. Tabiat, erkeklere fiziki güç ve akli meleke biçiminde bahşettiği kabiliyetinin tamamını kadınlara bu şekilde bağışlamıştır.’’

‘’Dolayısıyla, ikiyüzlülük yahut riyakarlık kadınlarda doğuştandır ve neredeyse kurnaz kadının olduğu kadar ahmaklarının da ayırt edici özelliğidir. Bundan ötürü, saldırıya uğradıklarında savunma silahlarına müracaat eden hayvanlar için bu durum ne kadar doğal ise, kadınların da her fırsatta ve vesileyle bundan yararlanmaları o kadar tabiidir ve bundan yararlanırken belli bir ölçüde haklarını kullanmaktan başka bir şey yapmadıkları düşüncesi içerisindedirler. Bu sebeple mükemmelen dürüst ve güvenilir, ikiyüzlülüğe yahut riyakarlığa yüz vermeyecek bir kadın belki de tasavvur edilemez ve yine aynı sebepten ötürü başkalarındaki ikiyüzlülük yahut riyakarlığı bu kadar çabuk görüp fark ederler.’’

‘’Zaten kadınların davranışlarına hakim olan gizli, telaffuz edilmemiş, hatta farkında olunmayan, ama asli ve fıtri olan ahlaki ilke şudur: ‘Ferde, yani bizlere çok az dikkat ederek türün üzerinde haklar elde etmiş olduklarını düşünenleri aldatırken haklı ve makul sebeplerimiz vardır bizim. Türün terkip ve teşekkülü, dolayısıyla mutluluğu bizim ellerimize bırakılmıştır ve dünyaya getirdiğimiz bir sonraki nesil aracılığıyla bizim ihtimamımıza emanet edilmiştir; gelin ödev ve sorumluluklarımızı titizlikle yerine getirelim’ ‘’

‘’ Dolayısıyla, vicdanları genellikle onları bizim zannettiğimiz kadar sıkıntıya sokmaz, çünkü yüreklerinin en karanlık derinliklerinde fert için duydukları ödev ve sorumluluklara karşı gelerek, üzerlerindeki talebi kıyas kabul etmez derecede büyük olan türe karşı vecibelerini çok daha iyi yerine getirdiklerinin idrakindedirler.’’

‘’Kadınlar esasen bütünüyle insan soyunun sürdürülmesi için var olduklarından ve kaderleri burada sona erdiğinden genellikle bireyden ziyade tür için yaşarlar ve yüreklerinin derinliklerinde bireyinkilere göre türün iş ve meseleleri daha derin bir yankı bulur. Bu onların bütün varlıklarına ve hareket tarzlarına belirli bir hafiflik yahut uçarılık, genellikle esaslı biçimde erkeklerinkinden farklı olan belli bir eğilim kazandırır. İşte, evlilik hayatında bu kadar sık karşılaşılan ve adeta normal bir durum haline gelen anlaşmazlık ve uyumsuzluğu doğurup geliştiren şey budur.’’

‘’Çokeşliliğin tartışılacak bir yanı yoktur, her yerde karşılaşılan bir olgu olarak kabul edilmelidir, çözülmesi gereken sorun bu konunun nasıl düzenleneceğinden ibarettir. O halde gerçek tekeşlilik taraftarları nerededir? Hepimiz en azından bir müddet, çoğumuz ise her zaman çok eşli yaşarız.’’

‘’Aşk hakkında söylenmiş olanların, zihnimizde canlandırdıklarından sonra kimse onun gerçekliğinden ve arzettiği önemden kuşku duyamaz. Dolayısıyla, her zaman şairlere mevzu olmuş olan bu konu üzerine bir filozofun bir kez daha neden yazdığına şaşmak yerine, asıl, insan hayatında her zaman böylesine önemli bir yer tutan aşkın bu zamana kadar bütün filozoflar tarafından nadiren ele alınıp değerlendirildiğine ve hala onlar için ele alınıp işlenilecek malzeme olarak durduğuna hayret etmek gerekir.’’

‘’Tabiat, amaçlarını gerçekleştirmek için bu tür hilelere ihtiyaç duyar. Aşık olan her insanın amacı, hayranlığı ne kadar nesnel ne kadar yüce olarak görünürse görünsün, belli bir tabiata sahip bir varlığı dünyaya getirmektir.

‘’Bundan dolayı herkes öncelikle en güzel olanı, başka bir deyişle türün karakterinin en saf manada dışa vurulduğu kimseleri kesinlikle tercih eder ve onu hararetle arzu eder. İkinci olarak, herkes bir başka kimsede kendisinin mahrum olduğu mükemmeliyetleri arzu eder ve kendisininkinin tersi olan kusurları güzellik olarak düşünür. Bu sebepten ötürüdür ki sözgelimi çelimsiz adamlar iri kadınları tercih eder, sarışınlar esmerlerden hoşlanır.’’

Her aşığın aldatılmışlık duygusuna kapılmasının sebebi budur. Aşkın bir oyundan ibaret olması. Karşı taraf elde edildikten sonra bir aldatılmışlık hissi olur çünkü o denli yüksek bir umut almıştır doğadan. Dünyadaki tüm zevklerden daha büyük bir zevk olacağını düşündüğü kişi aslında diğerlerinden farklı bir zevk vermemiştir kişiye. Aldatılmışlığın sebebi budur.

‘’Bir erkeğin aşkı belli bir dönemden, yani tatmine eriştikten sonra hissedilebilir derecede azalır; neredeyse başka her kadın onu sahip olduğundan daha fazla cezbeder, değişikliği arzular, halbuki bir kadının aşkı karşılık gördüğü andan itibaren artar. Bunun sebebi tabiatın türün korunmasını ve olabildiği kadar büyük bir çoğalmayı hedeflemesidir.’’

‘’Zira doğa onu içgüdüsel olarak ve farkında olmaksızın doğacak çocuğu bakıp koruyacak olan erkeğin bakımıyla meşgul olmaya zorlar. Bu nedenle evliliğe sadakat, erkek bakımından suni fakat kadın için doğaldır.’’

‘’ Seçimimizi ve eğilimimizi yönlendiren ilk mülahaza yaştır. 18 ila 28 yaş arsındaki kadınları tercih ederiz. İkinci mülahaza sağlıktır. Üçüncü mülahaza kemiklerin yapısıdıır ki beden yapısı türün ayırt edici biçiminin temelidir. Yaşlılık ve hastalıktan sonra hiçbir şey bizi bozuk bir beden yapısı kadar tiksindirmez, hatta en güzel çehre bile bu kusuru telafi edemez. Güzel bir beden her kusuru telafi eder: bizi kendimizden geçirir. Ve bir de küçük ayaklara atfedilen büyük önem! Bunun nedeni ayağın büyüklüğünün türün temel ayırt edici özelliklerinden biri olmasıdır. Zira hiçbir hayvan insanınki kadar küçük bir bilek ve ayak tarağı bileşimine sahip değildir; yürüyüşündeki dikliğin sebebi budur. Dişler de önemlidir. Dördüncü mülahazara belli bir tombulluktur. Nitekim bu özellik cenine bol besin sağlanabileceğinin bir işaretidir. Çok şişman kadınlar da tiksintimizi uyandırır ki bunun sebeb, rahmin dumura uğramış olduğuna ve kısırlığa işaret etmesidir. Seçimimizi etkileyen son mülahazara güzel bir çehredir. O kadar ki neredeyse her şey güzel bir buruna bağlıdır. ‘’ (sıralı cümleler değil)

‘’Bir yönden kendisi gayet mükemmel olan kimse, bu bakımdan kusurlu olanı arzu edip peşine düşmez, ama onunla başka bir kimseden daha kolay bağdaşabili, çünkü kendisi, doğacak çocuğu bu bakımdan kusurlu olmaktan koruyacaktır.’’

‘’Aslında aşk, bir başka benzeri olmayan bir yanılsamadır ki insanın dünyada sahip olduğu her şeyi gerçekte kendisini başka herhangi birisinden daha fazla tatmin etmeyecek olan bir kadını elde etmek uğruna feda etmesine neden olur.’’
‘’Aşk evlilikleri kişilerin değil, türün çıkarına yapılır. Söz konusu kişiler böylelikle, en küçük bir tereddüt bile hissetmeksizin, kendi mutluluklarına katkıda bulunduklarını zannederler; fakat onların gerçek amacı kendilerinin tanımadığı, bilmediği ve ancak onlar sayesinde mümkün olabilecek yeni bir varlığın dünyaya getirilmesinde saklı olan bir amaçtır.’’

‘’Pek iyi bilindiği üzere mutlu evliliklere nadir rastlanır, bunun nedeni bizzat evliliğin özünde yatar, çünkü evlilikte asıl gözetilen amaç, şimdiki değil, gelecek kuşaktır.’’


Bir Kadından Korkmak

Öncelikle bir kadından korkmak ne demek konusuna değinmemiz gerekiyor bu başlığın
anlamlı olması için. O yüzden hemen tanımlayalım ve başlayalım. Bir kadından korkmak ne
demektir? Tabii ki hiç kimse bir kadından yumruk yiyeceğinden korkmaz, bizim bahsettiğimiz
durum da bu tarz bir korku değil. Biz bir kadından korkmak derken daha farklı bir şeylerden
bahsediyoruz. Bir kadından korkmak bizde şu anlamlara gelir: acaba beni terk edecek mi, beni
aldatacak mı, gidecek mi vs.. Bu tür tedirginlikler yaşıyorsak eğer bu, bir kadından
korkmaktır işte. Bir kadın ise kendisinden korkan bir erkeğe saygı duymaz. Kadın erkek
temelinde söylediğimiz için bu şekilde cinsiyet vererek konuşuyoruz yoksa hiçbir insan tabii
ki kendisinden korkan birisine saygı duymaz. Bu da var. Her neyse devam edelim. Eğer bir
kadının senin üzerinde bir takım etkileri olduğunu düşünüyorsan berbat bir haldesindir şu
anda. Bir kadından korkmak karşısında söyleyebileceğimiz tek şey aldatırsa aldatsın,
terk ederse etsin, giderse gitsindir. Biz de cacık adam değiliz. Aynılarını hatta daha iyilerini de
buluruz çünkü biz kıvılcımız. Ne derece güzel olursa olsun onlar yanacak maddedir biz ise
yakan. Onlar bir rüzgar oluşturamazlar örneğin. Rüzgarı biz yaratırız.

Bir kadından bir şey talep etmek kadar ahmakça bir şey yoktur ve ahmaklık yapan bir insan
kendisine öfkeyle dolar. Bir kadın karşısındaki erkeğe şöyle bir bakar ve ona ne vereceğini
belirler. Artık o kadından, onun vermek istediğinden daha fazla bir şey alamazsınız. Ne kadar
ısrar etseniz de ne kadar yalvarsanız da kadın size yumurta vermeye karar verdiyse siz
yumurta alırsınız. Ama ben biftek istiyorum deseniz de yine her zaman karşınızda yumurta
bulursunuz. Bu yüzden bir kadından asla bir şey talep etmemek gerekir. Bir şey verilecekse
eğer o vermelidir. Bu oldukça açık. Peki istediğimiz şeyi anlamasını mı bekleyeceğiz, hayır
tabii ki. Burada da insan gibi istediğimiz bir şeyi bir kere karşımızdakine ileteceğiz ve bir
daha bu konu hakkında konuşmayacağız. Bir kere istedik ve bitti. Bu kadar işte. Artık verip
vermemesi hakkında hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Vermek istiyorsa verecektir, istemiyorsa da
ne kadar isterseniz isteyin vermeyecektir. Bu çok açık. Bu konuda bir gedik kalmadığını
düşünüyorum.

Peki biz küçük tatlı eşekleriz diyelim ve daha önce bir konu hakkında defaatle ısrar etmiş
olalım. Israrlarımız bazen sonuç verse de bazen zıt bir tepkiye yol açtı. Ve karşıdaki net bir
şekilde kabul etmiyor. Bu noktada ne yapacağız. Karşıdaki bazen veriyor bazen vermiyor.
Kafamız iyice karıştı. Bu ne perhiz bu ne lahana çorbası diyoruz artık. Bu noktada da her
onurlu insanın yapacağı gibi artık o ısrar ettiğimiz konu hakkında hiçbir şey söylememeliyiz.
Bu konu bizim için artık kapanmıştır. Ama hala o istediğimiz şeyi istiyoruz diyelim. Ancak
konuyu kendi kapımızdan kapatmıştık da, bir taviz mi vereceğiz kendimizden? Hayır, bu
konuyu karşı taraf açana kadar bir daha asla konuşmayacağız ve karşı taraf açtığı zaman ise
fırsat bu fırsat lan diyerek konuya yapışmayacağız. Bu konu bizim için gerçekten kapanmıştı
sonuçta, vazgeçmesini bilmemiz gerek. Eğer bir oyun oynuyorsak, donumuza kadar
kaybetmeyi göze alarak oynamalıyız bu oyunu. Ve donumuza kadar kaybettiğimizde de hiç
mi hiç üzülmemeliyiz. Biz zaten bunu göze almıştık. Yani bizim açımızdan hiçbir sorun yok.
Ne demiştik yazının başında, bir kadından korkmak. İşte bu da bir kadından korkmaktır.
İstediğimiz şeyi vermemesinden korkmak. Ha ha.

Karşı taraf konuyu açtığında da konuya kene gibi yapışmamalıyız demiştik. Devam edelim.
Burada yapmamız gereken şey, konu hakkındaki karşımızdakinin sorularını yanıtlamak ancak
kendimiz bu konu hakkında ekstra bir şey söylememek. Taa ki o bize sorana kadar. Neyi
sorana kadar? Neden bu konuyu konuşmadığımızı veya hala isteyip istemediğimizi sorana
kadar. Artık istemiyor musun veya neden artık bu konu hakkında konuşmuyorsun dediği anda
bu oyunu kazandık demektir. Cevabımız çok net ve güçlü artık: ‘’Daha önce bu şeyi senden
istedim ve bana vermedin, bu yüzden senin istemediğini düşündüm ve aynı şeyi isteyerek seni
rahatsız etmek istemedim’’ diyeceğiz. Ve yine hiçbir şekilde o teklif etmeden ondan o şeyi
istemeyeceğiz. Sadece bize sorduğu şey hakkında ona gerçekleri söyleyeceğiz. Neden
istemiyorsun? Çünkü sana sormuştum ve hayır demiştin. Taa ki karşımızdaki bize bunu
yapmayı kendisi teklif edene kadar bu konuda hiçbir şekilde isteklerimizi belirtmeyeceğiz. Ve
en sonunda o güzel cevabı alacağız, karşımızdaki bu şeyi kendisi bize teklif edecek ve biz de
kabul edeceğiz. Bunu yaparak da onurumuzu kaybetmeden bir şeyi elde etmiş olacağız.
Bundan daha değerli bir şeyin olabileceğini de düşünemiyorum.

Biz bu noktada durmalıyız her zaman. Trip atmak değil, ısrar etmek değil. Bir şeyi bir kere
söylersin ve bitmiştir, konu kapanmıştır artık. Bir kere daha söylemek olmaz.

Bkz: https://ustuninsanyolu.blogspot.com/2020/03/zafer.html